Susurluk gibi FDA

0
24

FDA, İngilizce adıyla “Food and Drug Administration”, Türkçe adıyla “Gıda ve İlaç Dairesi” diye bir kurum var Amerika’da. Bu kurum, Amerikan hükümetinin sağlık hususundaki en önemli kurumudur. Öyle ki şimdiye kadar piyasaya çıkmış bütün ilaçların ruhsatı ve bütün gıda ürünlerinin üzerine yazılan sağlık iddialarının onayı bu kurum tarafından verilir. Bu kurumun onayını taşımayan bir ilacın gümrükten geçirilmesi neredeyse imkansızdır.

Bunlar iyi güzel de, sağlık konusunda Amerika’nın, belki de dünyanın böylesine güvendiği, çıkarttığı her yeni ilacı ya da diyet hapını uzmanlarımızın ballandıra yazılarında yer verdiği bu kurumun aslında insan sağlığından çok, kazancı on plana koyduğunu bir düşünsenize? İnanması çok zor geliyor değil mi? Ancak bu yazıyı okuduktan sonra bunun hiç de inanılmaz olmadığını görecek ve tıpkı 1996’daki Susurluk vakasında olduğu gibi yolsuzlukların ve rüşvetlerin nerelere kadar tırmanabileceğine şahit olacaksınız. Yazarımız Serkan Yimsel’in bu tüyler ürperten yazısını kaçırmayın.

SUSURLUK GİBİ FDA

FDA, İngilizce adıyla “Food and Drug Administration”, Türkçe adıyla “Gıda ve İlaç Dairesi” diye bir kurum var Amerika’da. Bu kurum, Amerikan hükümetinin sağlık hususundaki en önemli kurumudur. Öyle ki şimdiye kadar piyasaya çıkmış bütün ilaçların ruhsatı ve bütün gıda ürünlerinin üzerine yazılan sağlık iddialarının onayı bu kurum tarafından verilir. Bu kurumun onayını taşımayan bir ilacın gümrükten geçirilmesi neredeyse imkansızdır.

Bunlar iyi güzel de, sağlık konusunda Amerika’nın, belki de dünyanın böylesine güvendiği, çıkarttığı her yeni ilacı ya da diyet hapını uzmanlarımızın ballandıra yazılarında yer verdiği bu kurumun aslında insan sağlığından çok, kazancı on plana koyduğunu bir düşünsenize? İnanması çok zor geliyor değil mi? Ancak bu yazıyı okuduktan sonra bunun hiç de inanılmaz olmadığını görecek ve tıpkı 1996’daki Susurluk vakasında olduğu gibi yolsuzlukların ve rüşvetlerin nerelere kadar tırmanabileceğine şahit olacaksınız.

Her sey 2001 yılında Bush yönetiminin sağlık kurumlarına el atmasıyla başladı. Öyle ki Bush yönetimi, “Big Pharma” yani “Büyük İlaç Şirketleri”nin çıkarlarını korumanın en iyi yolunun, FDA kurumuna yapılacak yüksek düzey atamalarıyla olacağını gayet iyi biliyordu. Eğer FDA’nin kilit pozisyonlarina atanacak uzmanlar, büyük ilaç şirketlerinin tepe yöneticilerinden seçilirse, FDA kendi içerisinden değiştirilebilecek ve verdiği kararlar etkilenebilecekti. Bu düşünceden yola çıkarak Bush yönetimi, 2001’in Ağustos ayında FDA’nin ana hukuk danışmanı pozisyonuna Dantel Troy’u atadı. Daniel Troy, bu pozisyona atanmadan önce tutun şirketlerinin haklarını savunan avukat olarak biliniyordu!

Kariyerinin büyük bir bölümünü, sigara şirketlerini kanserli vatandaşlara karşı savunmakla geçirmiş bir avukatın böyle bir sağlık kurumunun ana avukatı pozisyonuna getirilmesi sizce ne kadar mantıklı? Taraflı atamalar bununla bitmiyor ne yazık ki. Troy’dan sonra FDA kurumuna onların sağlık politikasını yeniden hazırlamak üzere davet edilen ikinci yönetici, ayni zamanda genetik araştırmalarıyla ünlü Wall Street Biotech anonim şirketlerinin satış temsilcisi Scott Gottlieb olmuştur. Konuya tam aşina olmayan okurlarımız için biotech yani biyoteknoloji pazarının ne olduğunu kısaca bir açıklayalım:

Biyoteknoloji uzmanları, bir canlının gen diziliminin değiştirilmesi ya da kendi doğasında bulunmayan bir karakter kazandırılmasıyla yeni bir canlı organizma elde etme çabasındadırlar. Bu organizmalara Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar, ya da kısa adıyla GDO’lar denilmektedir. Her ne kadar amaçlarını dünya açlığına çare bulmak ya da iklim şartlarına dayanıklı ürünler yetiştirmek olarak göstermeye çalışsalar da, birçok çevreci örgütün ve tarafsız bilim adamının da gösterdiği gibi ana amaç biyolojik urun patentidir.

Yani laboratuar ortamında yaratılan yeni canlıların patenti alınarak dünyadaki bütün tohumlara sahip çıkmaktır. Bu arada dünyanın tohum zenginliğine sahip çıkmak demek, dünyadaki bütün gıdaya sahip çıkmak demektir.

Böyle bir pazarın temsilcisi, FDA gibi bir kurumun en yüksek kademelerinden birisine atanırsa ne olur? Elbette ki FDA kurulusunun alacağı kararların büyük bir çoğunluğu, biyoteknoloji firmalarının (Monsento ve Wall Street gibi) çıkarlarını savunacak şekilde açıklanacaktır. Bunun en acı örneğini zaten 1992 yılında çıkartılan bir kanun ile gördük. Vatandaşın ve çevreci toplum örgütlerinin bütün girişimlerine rağmen FDA, bu kanun ile gıda şirketlerinin GDO taşıyan katkı malzemelerini ürünlerinin etiketleri üzerinde gösterme mecburiyetini ortadan kaldırmıştır.

Bu demektir ki marketten alacağımız herhangi bir gıdanın içerisinde vücudumuzun daha önce hiç tanımadığı, tamamen laboratuar ortamı içerisinde yaratılmış bir molekülün olma olasılığı durumunda bundan haberimiz bile olmayacaktır.

Ne yazık ki 1992 yılı söz konusu olduğunda sağlığımızı tehdit eden FDA kararları arasında bir ikincisini, “Reçeteli İlaç Tüketici Kanunu” da görüyoruz. Bu kanuna göre ilaç şirketleri, FDA kurumuna daha fazla fon ve yardım yapabilecek ve böylece daha fazla doktor ve bilim adamı kiralanabilecekti. Bu her ne kadar kulağa hoş gelse de, gizli maksat çok daha farklıydı. FDA kurumunda onay işlemleri için bekleyen herhangi bir ilacın piyasaya çıkmakta geciktiği her gün yaklasik 1-2 milyon dolar kaybeden büyük ilaç şirketleri, kendi ilaçlarının daha çabuk onay alabilmesi için bu yola başvurmuştu.

Sizlerin de tahmin edebileceği gibi, herhangi bir ilacın onay süresi azaldıkça o ilacın güvenliğini araştıran işlemlerin de süresi azalacaktır. Nitekim FDA’da yaklaşık 20 sene görev yapmış olan doktor David Graham’in da açıkladığı gibi FDA’nin su anki kaynaklarının %80’i yeni ilaçları olabildiğince çabuk onaylamak üzere düzenlenmiştir. İlaç güvenliği için harcanan kaynakların oranı ise %5’in altındadır! Dr. Graham ilaç güvenliği ile ilgili su korkutucu gerçeği de sözlerine eklemektedir:

Herhangi bir ilacın ilgili hastalığa iyi gelip gelmediğini FDA kendisi araştırıyor olmasına rağmen, o ilacın güvenli olup olmadığı konusundaki araştırmaları ilacı pazarlayan firmaya bırakmaktadır. Dünya piyasasındaki hangi ilaç firması sizce kendi ilacının güvenliğini ya da yan etkilerini araştırırken 100% adil olabilir?”

Su an hem FDA’daki pozisyonundan, hem de önceki sorumluluklarından mahrum bırakılmış olan doktor Graham, Vioxx adli ilaç dahil tam 10 diğer ilacın piyasadan toplatılmasına çalışmıştı. Artrit hastalığı için önerilen Vioxx’un kalp hastalığı riskini neredeyse 500 defa arttırdığına ilişkin klinik araştırmalara ve Graham’in bütün uyarılarına rağmen FDA bu ilacı toplamadan önce tam iki sene ve yaklaşık 100 binin üzerinde masum vatandaşın ölümünü bekledi!


Nasıl oluyor da artirit hastalığına çare olarak geliştirilen bir ilaç bu kadar kişiyi öldürebiliyor? Bunun yanıtı çok basit. FDA kurumu, ilaçların yan etkilerini ve potansiyel tehlikelerini bile bile ilaçları piyasaya sürüyor. Bundan maksatları, bizleri kobay olarak kullanarak ilgili ilacın gerçekten de beklenen belirtileri gösterip göstermeyeceğini gün ışığına çıkartmak. Profesor Garry Null’un araştırmalarına göre 1976 ve 1985 yılları arasında ruhsat verilen 198 ilaçtan 102’sinde (yarısından fazlası) ilacın öldürücü yan etkileri bal gibi bilinmesine rağmen piyasaya çıkartılıp denemesinde mahsur görülmemiştir! Bu öldürücü yan etkileri arasında neler yok ki:

  • Kalp yetersizliği
  • Kalp krizi
  • Anafilaktik sok
  • Solunum çökmesi
  • Karaciğer ve böbrek yetersizlikleri
  • Ağır kan hastalıkları
  • Doğum anomalileri
  • Körlük

Bu gerçekler gün ışığına çıktıktan sonra 2001 senesinin ölüm istatistiklerine şaşmamak gerek. Öyle ki JAMA (Journal of Amerikan Medical Association)’nin istatistiklerine göre hastane yanlışlıkları, ilaç yan etkileri vb. sebeplerden dolayı ölen insanların toplam sayısı (yaklasik 784 bin), hem kalp-damar hastalıklarını (yaklasik 700 bin) hem de kanserden ölümleri (yaklaşık 554 bin) sollayarak listenin en basına ilerlemiştir. Evet yanlış duymadınız, modern tıp hem kalp hastalıklarını hem de kanseri sollayarak insanlığın birinci olum nedeni haline gelmiştir!

FDA’deki yolsuzluklardan bu kadar bahsetmişken, aspartam konusunu açmamak olmaz. Aspartam, sekere göre yaklasik 200 kat daha tatlı fakat düşük kalorili bir yapay tatlandırıcıdır. Aspartam, FDA tarafından onaylandığı 1976 senesinden bu yana sekersiz çikletlerden nefes kokusunu giderici şeritlere, vitamin haplarından sodalı içeceklere kadar yaklaşık beş binin üzerindeki mamulde kullanılmaktadır. Böylesine yaygın kullanılan ve masum sanılan bu maddenin, aslında bir zamanlar ABD askeri-endüstriyel merkez üssü Pentagon’un biyolojik savaş ile ilgili kimyasallar listesinde ilk sıralarda yer alığını size söylesem ne düşünürdünüz?

Evet yanlış duymadınız, bu masum “gıda katkı maddesi” aslında bir kimyasal silah maddesi. Aspartam, kimyasal yapisi itibariyle aslında bir nörolojik toksin. Kan plazma seviyesinde artış gösterdiği taktirde serbest radikal aktivitesini arttırarak beyin hücrelerinin zarar görmesine yol açabiliyor. Sonuç, diyabetten depresyona, Alzhemier hastalığından beyin tümörlerine kadar uzayan bir yan etki listesi. Bu bilgileri doğrularmışcasına, 1988 ila 1995 yılları arasında FDA’ya gelen bütün şikayetlerin neredeyse %80’i aspartamlı mamulleri oluşturuyor. (Yaklaşık 7,232 şikayet). Hatta ve hatta 600’un üzerinde pilot uçuştan hemen önce diyet soda içtiklerinde uçuş sırasında sara nöbetleri geçirdiklerini beyan ediyorlar. Butun bu sikayetlere rağmen aspartam hala piyasada…

Neden? Tabii ki nedeni çok basit, para, para ve yine para… Öyle ki bir araştırmaya göre 49 üst düzey FDA yöneticisinden 37’si, FDA’den ayrılır ayrılmaz davalarında çalıştıkları büyük şirketlerde çalışmaya başlıyorlar… Bununla bitmedi. Ocak 1993 senesinde Amerikan Diyetetik Birliği, aspartamın bir numaralı üreticileri arasında gösterilen NutraSweet şekersiz diyet ürünleri şirketinden tam yetmiş beş bin dolar yardım alıyor! Sağlıklı olma ve saglikli nesiller yetiştirme bizlerin en temel hakkıdır! Yolsuzlukların ve ikilemlerin sağlık kurumları gibi kutsallığı en yüksek olması gereken mevkilere dahi ilerlemiş olması gerçekten üzüntü vericidir. Bu durumda halkimizin yapmasi gereken en doğru sey, kişisel eğitimi ve tarafsız araştırmacılığı olabildiğince artırmasıdır.

Kuşkucu, soruşturan ve çok yönlü düşünen bireyler olmaya çalışınız. Bu demek değildir ki duyduğunuz her ilaç reklamı yalan söylüyor ya da tanıştığınız her doktor rüşvet alıyor! Ancak madalyonun diğer yüzünü gösteren açıklamalara da kulak vermenin ve olabildiğince fazla kaynaktan bilgi toplamanın mahsuru olmayacaktır elbet!!…

Sağlık ve kuvvet hep sizinle olsun…

Serkan Yimsel

Paylaş

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here