Geri dönüşü olmayan yol ayrımında transgenik ürünlere hayır !

0
99

IV. Geri dönüşü olmayan yol ayrımında transgenik ürünlere hayır !

Ahmet Nedim NAZLICAN
(Cine Tarım Dergisi, Sayı : 64, Kasım-2004, S: 34-35, Adana )

Çevreye ve insan sağlığına getireceği riskler nedeniyle duyulan korkular ve yarattığı vicdani rahatsızlıklar kadar, insan aklının kolayca anlayamadığı bir teknolojik gelişmeyle elde edilmesiyle de oldukça soğuk ve ürpertici bir etkiye sahip olan ama sayıları da giderek artan transgenik (genetik yapısı değiştirilmiş) ürünlerin piyasaya sunulmuş olmasından büyük gurur duyan kişi ve kuruluşlar, sanki bu işi öncelikle para kazanmak için düşünmemişler de, sırf insanlığın açlığını gidermek, sağlığını korumak ve geleceğini kurtarmak gibi etkileyici bahanelerle açıklamaya çalışıp, gözlerimizi yaşartmaya(!) bayılıyorlar nedense. Oysaki, ürettikleri o tür ürünlerin geniş toplum kesimlerine saldığı şüphe ve endişeleri fark etmemek mümkün değil !

Geçen sayıda da konu ettiğim gibi transgenik ürünleri haklı göstermenin en kolay yolu olarak hep, dünya nüfusunun hızlı artışı nedeniyle, 20-30 yıl sonra büyük açlık problemleriyle karşılaşılacağı ileri sürülmektedir. Aslında, bu hikaye, ünlü iktisatçı ve nüfus teorisyeni Malthus’tan bu yana, felaket senaryoları dillendirmekten hoşlananlar tarafından yüzyıllardır tekrarlanıp durmakta. “Ekim alanlarının son sınırına yaklaşıldı, her yer ekiliyor ve her türlü tarım teknikleri kullanılıyor ama yine de üretim tüketimi yakalayamıyor” deyip, yüreklere açlık korkusu salınırken, önemli tarım ülkeleri ve bölgelerinde hala sulamaya açılmamış ne büyük alanlar olduğunu niye görmezden gelirler bilinmez.

İşte, GAP gerçeğiyle ülkemizin tarımsal potansiyeline yapılan katkı ortada ! Belki Konya Ovası ve Doğu Anadolu Projeleri uygulamaya konduğunda, sulama imkanı nedeniyle o bölge üretimindeki verimlerde yine büyük sıçramalarla karşılaşacağız. O halde, gelecek adına bugünden niye korkuya kapılalım ve niye denize düşenler gibi transgenik yılanına sarılma zorunluluğuna mahkum edelim kendimizi ?

İsrail’de, çöl şartlarında bile değişik teknolojilerin yardımıyla başarılı uygulamalar yapılarak tarımsal üretim arttırılırken, uykularımızı kaçıracak karalıkta kötü rüyaların felaket tellallığını yapmaya gerek yok, tabii ki erozyonlarla toprak kaybetme becerikliliğimize(!) bir son vermek şartıyla …

Son günlerde yoğun bir transgenik ürün karşıtı hareket başlamış durumda ülkemizde. Umarım, insanlarımız doğru bilgilendirilip bilinçlendikçe, bu tepkilerin dozu daha da artacak. Aslında transgenik ürün üretici ve savunucuları, bu sonucu çoktan hak ettiler. Çünkü, bugüne kadarki hiçbir bilimsel çabada görülmeyen acelecilikle işe koyuldular, yangından mal kaçırır gibi piyasayı kapladılar ve iyice denenmeden ortalığa saçılan ürünlerden yakınmalar başlayınca da hemen tepki göstermeye, kişi ve kurumları bilim dışı olmakla ya da teknoloji düşmanlığıyla suçlamaya başladılar.

Öyle ki; Başkan Clinton döneminin ABD Tarım Bakanı Dan Glickman bile, bakanlığının ilk günlerinde güçlü bir transgenik lobisiyle karşılaştığını ve sonunda pes ettiğini itiraf edebilmektedir(1). Onun açıklamalarına göre; “transgenik teknolojisinin iyi olmadığını söylemek neredeyse ahlaksızlık olarak kabul edilmekteydi ve tartışılan bazı konularda açık fikirli bir görüş sunmaya çalışıldığında, insan neredeyse kendisini bir yabancı, bir hain gibi hissediyordu.” Bu yoğun baskı altında iyice serpilip genişleyen, adeta canavar ruhlu bir teknolojiden ve bilimsel (!) gelişmeden söz ederken etkilenmemek, ürkmemek mümkün değil.

Zaten bu acelecilikleri ve baskıcı tutumları nedeniyle gözleri öylesine hırsla körelmiş ve mantıkları öylesine eleştirilere kapalı ki; transgenik ürünlerle ilgili herhangi bir olumsuz gelişme ortaya çıktığında önce hemen savunmaya geçmekte ve karşı çıkanları teknoloji düşmanı olmaya çalışmakla suçlayıp, inandırıcılıklarını yıpratmaya çabalamakta ama sonunda tıpış tıpış hatayı kabul ederek geri adım atmak zorunda kalmaktadırlar.

Ne çare ki, bu durumda da onların inandırıcılıkları azalmaktadır. İnsanlığı kurtarma misyonuyla ortaya çıkanların, her aşaması gizli kapaklı bir üretim modeliyle ancak günü kurtarma peşinde koşan çıkarcı, köşe dönmeci zihniyetten olduğu da bal gibi gündeme gelmektedir artık. Atalarımız boşuna dememişler; “yalancının mumu yatsıya kadar yanar” diye.

Örneğin; ilk transgenik uygulamalardan birisi olarak tanıtılıp, 7-8 yıllık uğraştan sonra piyasaya sunulan ve normal ürünlerden daha yüksek fiyatlarla satılan Flavr Savr domateslerinin, hiç de öyle söylendiği gibi bir üstünlük taşımadığı, normal domateslerden iki kat daha fazla taze kalma ve daha sert kabukluluk iddialarının pazarlama aşamasında fos çıktığı görülmüş. Geleneksel domates çeşitleriyle rekabet edemeyip, halkın beğenisini de kazanamayınca, pes eden firması satılmış ve bu tür domateslerin üretimleri de durdurulmuş(1).

Önceki yazılarımdan birinde verdiğim bir başka örneği daha burada hatırlamakta yarar var. 1990’larda, Brezilya kestanesinden alınan bir gen, proteinini daha da zenginleştirmek üzere soya bitkisine aktarılır. Böylece soya küspesinin besleyiciliği arttırılmış olacaktır. Ancak, Brezilya kestanesinde bulunduğu bilinen bir alerjik maddenin insan gıdasına karıştığında ne olacağı araştırılıp, insan vücudunun bu maddeye tepki gösterdiği görülünce proje iptal edilmiş.

Yine aynı şekilde, 2000 yılında ABD’de, yemlik bir transgenik mısır çeşidinin sindirim sırasında yavaş parçalanması nedeniyle alerji belirtileri vermesi üzerine, üretici firma tarafından piyasadan tamamen toplatılmış(2).

Transgenik ürünlere sempatiyle yaklaşan ve hatta savunuculuğunu yapan bilim adamlarının makalelerinde bile, bu olumsuz sonuçları bir şekilde kabullenme durumu açıkça görülebiliyor. Örneğin; bundan sonra geliştirilecek transgenik çeşitlerde, zararlı olduğu yönündeki endişeler dikkate alınarak antibiyotik işaret genlerinin eklenmesinden vazgeçildiği bildirilmektedir(3).

Zamanında yoğun eleştiriler yöneltildiğinde, bu zararlı uygulamayı aslanlar gibi savunanlara şimdi sormak gerek; “Hani önemsizdi? ” Peki, bugüne kadar o ürünleri antibiyotik geniyle birlikte tüketmek zorunda kalan insanların yaşadıkları sağlık riskleri ne olacak ? İnsanlar sizin deneme tahtanız mı ?

Ama daha hala, transgenik ürünlerin alerji oluşturma risklerinin, klasik ıslah yöntemleriyle elde edilenlerden daha fazla olmadığını iddia edenler olabildiğine göre, bu teknolojinin etkilediği beyinlerden insaf duygularıyla hareket etmelerini beklemek bir süre daha hayal olacaktır. Üstelik, transgenik ürünlerin çevreye verdikleri zararları belirleyebilmenin oldukça zor ve karmaşık göründüğünü kendileri de belirtmektedirler.

Bir diğer ürkütücü gelişme, ekilen transgenik ürünle akraba olan türlere gen kaçışının nasıl önlenebileceğiyle ilgilidir. Yine bu konunun hararetli savunucuları bile, akraba türlerin bulunduğu ekosistemde transgenik bitkilerin kesinlikle yetiştirilmemesinin önerildiği bildirilerek, çiftçi eğitim seviyesinin düşük olduğu toplumlarda bu mevzuatın nasıl sağlanabileceğinden de kuşku duyulduğu ifade edilmektedir. Anlaşılan, savunmaya çalıştıkları bebek yüzlü canavarlar onları da endişeye sürüklemekte.

Gen aktarımıyla elde edilen transgenik ürünlere ait çiçek tozlarının, ekildikleri araziye komşu parsellerdeki bitkilere de bu geni transfer edebilecekleri kuşkusu bilim dünyasının henüz çözemediği bir karabasan gibi duruyor. Hele bir de bu dayanıklılık genleri, kurtulmak için türlü masraflara yol açan yabancı otlara geçerse ve onlar da dayanıklılıklarını arttırırsa, vay halimize! Yok edelim derken, bu yolla tam tersine canavarlaşan otlar bile yaratılabilir üstelik.

Zararlı böceklere karşı, Bacillus thuringiensis bakterisinden gen transferiyle doğal bir böcek öldürücü yapıya kavuşturulan (Bt) veya herbisitlere dayanıklı (Ht) bitkilerin üstünlükleri konusu da artık yara almış durumda. Böceklerin Bt’ye karşı direnç kazanabilecekleri konusundaki uyarılar uzun bir süre göz ardı edilmesine rağmen, ABD Ulusal Bilimler Akademisinin nihayet çevrecilerin haklı endişelerini kabul ederek yeni tedbirlere ihtiyaç olduğunu belirtmesiyle, transgenik teknolojisi üreticilerinin de fikri değişmiştir (1).

Çiftçilerden, bir miktar da transgenik olmayan mısır ekimini tavsiye etmeye başlayan firmalar, Bt’ye direnç kazanmış böceklerin direncini kırmak için, geleneksel tipteki ürünlerle beslenmiş teknoloji düşkünü olmayan (!) zavallı böceklerden medet ummakta ve iki böcek grubunun birbiriyle sevdalanmasına (!) dua etmektedirler artık.

2003 yılı rakamlarıyla, endüstrileşmiş ve gelişmekte olan ülkelerde toplam 68 milyon hektar alanda transgenik ürün yetiştiriciliği yapıldığı tespit edilmiştir. Bu alanların % 63’ünü tek başına ABD sağlamakta, onu % 21 ile Arjantin, % 6 oranıyla Kanada ve % 4’le Çin izlemektedir.

Zaten bu 4 ülkenin toplam üretim içindeki payları da % 94 oranına ulaşmaktadır (4). Her nasılsa, bu kez Avrupalılar sağduyulu davranıyorlar da, bu azgın yayılmadan pay kapmaya tenezzül etmeyerek, yüreklere soğuk su serpiyorlar.

İnsan soramadan duramıyor; insanlık tarihi boyunca geleneksel metotlarla üretilmiş hangi ürün için böylesine tedirginlikler yaşandı ya da böylesine sıkı biyogüvenlik yasa ve yönetmelikleri çıkarıldı? Klasik metotlarla ıslah edilen hangi buğday, soya, pamuk veya mısır çeşidi tepki topladı, kim yollara dökülüp protestolarda bulundu? Demek ki, kan uyuşmazlığı gibi bir sorun var. Bu kez bedenlerimizi korumak adına beyinlerimiz atıyor bu zehri bünyesinden. Anlayın artık ! Sizin olsun bu tür ürünler ve hepsini kendiniz yiyip kurtulun! Zararsızlığı ispatlanmadan da hiç semtimize uğramayın üstelik. Bu haykırışları duysun artık kulaklarınız; sağlığımız için bu kez daha bir bilinçle haykırıyor ve diyoruz ki, transgenik ürüne hayır !

Kaynaklar

1- Yediğimiz Gıdalar Güvenli mi ? W.Leon, C.S.Dewaal. Prestij Yayınları.2004.
2- National Geographic-Türkiye. Gıdalar Nasıl Değişiyor? Mayıs-2002.
3- Cine Tarım Dergisi. Türkiye’de ve Dünya’da Tarımsal Biyoteknoloji: Sorunlar ve Öneriler. Sayı:60, Temmuz-2004
4- Bilim ve Teknik Dergisi. Türkiye’de GDO. Sayı: 443, Ekim-2004.

 

1
2
Paylaş

Katkı ve yorumlarınızı ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.