Böyle giderse 40 yıl sonra Anadolu’da tek sap maydanoz bile yetişmeyecek!

0
14

Yanlış tarım politikalarıyla 60 yılda erozyona topraklarımızın yarısını verdik. Küresel ısınmanın etkileri ortaya çıkmadan heba edilen bu. Şimdi bir de çölleşmeyle karşı karşıyayız. Zira Akdeniz havzası küresel ısınmanın en büyük kurbanı olacak. TEMA Vakfı Bilim Kurulu Üyesi Prof. Kenan Demirkol, kabusa sadece 40 yıl kaldığını söylüyor. Ama kabus senaryosu bununla da sınırlı değil, bir de yaşanamayacak hale gelen Afrika’dan göç edecek milyonlarca aç var ki, onlar da sınırlarımıza dayanacak. Beslenme bülteninin bu sayısında Vatan gazetesinde Mine Şenocaklının Prof. Kenan Demirkol ile yaptığı söyleşiyi izleyeceksiniz.


Böyle giderse 40 yıl sonra Anadolu’da tek sap maydanoz bile yetişmeyecek!

Yanlış tarım politikalarıyla 60 yılda erozyona topraklarımızın yarısını verdik. Küresel ısınmanın etkileri ortaya çıkmadan heba edilen bu. Şimdi bir de çölleşmeyle karşı karşıyayız. Zira Akdeniz havzası küresel ısınmanın en büyük kurbanı olacak. TEMA Vakfı Bilim Kurulu Üyesi Prof. Kenan Demirkol, kabusa sadece 40 yıl kaldığını söylüyor. Ama kabus senaryosu bununla da sınırlı değil, bir de yaşanamayacak hale gelen Afrika’dan göç edecek milyonlarca aç var ki, onlar da sınırlarımıza dayanacak. Şimdi size bir soru “Maydanozu olmayan bir millet, aç Afrikalılar ile neyi paylaşacak?”

Öyle bir gelecek çiziyor ki, izlediğimiz en ürkütücü bilim kurgu filmden beter. Kuraklık, açlık, göç, ölüm üzerine… Sebebi, hepimizin suçu olacak bir senaryo! Başrolü küresel ısınma oynuyor. Ona başrolü veren ise kâr peşinde koşan büyük küresel şirketler. Bilinçsizce tüketen ise hepimiziz!

Ben de bir hatırlayıp bir unutanlardanım insanlığın geleceğini karartacak bu meseleyi. Hatırlatan o oldu! “Hayrettin Karaca’nın da katılacağı bir sunum yapacağım İTÜ Taşkışla binasında… Mutlaka gelmelisin” diye aradı. Ne zamandır söyleşi yapmak istiyordum zaten Prof. Kenan Demirkol’la, uzmanlık konusu olan bağırsak hastalıkları cerrahisi üzerine. Ama çağırdığı toplantıya gidince, ikinci plana attım bu konuyu. Zira anlattıkları çok daha önemliydi… TEMA Vakfı Bilim Kurulu Üyesi sıfatıyla yapıyordu sunumu, küresel ısınma üzerine… Bir kabus senaryosuydu ortaya çıkan, eğer ki hemen çözüm geliştirmezsek…

Bir santimetre kalınlığındaki toprak 500 yılda oluşuyor

Söze, “Buzulların eridiği görüldükten sonra Birleşmiş Milletler de pes etti ve küresel ısınmanın bir gerçek olduğunu kabul etmek zorunda kaldı” diye başladı. Sonra geçmişe doğru bir yolculuğa çıktık. Bundan 12 bin yıl öncesine gittik, dünyada ilk tarımsal faaliyetlerin başladığı Mezopotamya’ya… Ve kötü haberleri sıralamaya başladı ardı ardına; “Son 40 yılda Anadolu’da Van Gölü’nün üç katı büyüklüğünde, 1 milyon 250 bin hektarlık bir alan çölleşti. Türkiye’nin en büyük tatlı su gölü olan Beyşehir’in 25 katı büyüklüğünde sulak alan yok oldu. Eğer böyle giderse 2055 yılında Anadolu’da tarım yapılamayacak.”

Sunumdan aldığım notları paylaşayım öncelikle… Her bir rakam iç acıtıcı ve korkutucu ne yazık ki: “Hayrettin Karaca’nın ömrünü vakfettiği tarım toprağının 1 santimetresinin oluşması tam 500 yıl sürüyor. Tarım yapabilmek için en az 40 santim kalınlığında toprağa ihtiyaç var.

Bu toprak 20 bin yılda oluşuyor. Ve maalesef bugün erozyon sonucu Anadolu’nun tarım toprak katmanı artık sadece 20 santim. Ölülerimizi gömdüğümüz derinlikteki toprakta tarım yapamayız! Bugünkü tablo 1950’den bu yana uygulanan hatalı tarım ve vahşi sulama politikalarının bir sonucu. 12 bin yıldır tarım yapılan bu topraklarda 11 bin 940 yıl toprak kaybedilmemiş, ama son 60 yıl içinde endüstriyel tarım sebebiyle tarım toprağımızın yarısını kaybettik. Böyle devam edersek 2055’te Anadolu’da bir sap maydanoz bile yetiştiremeyeceğiz.”

Yunanistan ile Türkiye arasına 4 milyar dolarlık çelik duvar örülüyor

Bu tablo sadece hatalı sulama ve üretimin sonucu. Bir de küresel ısınmanın getirdiği olumsuzluklar var. Diyeceksiniz ki TEMA abartıyor. Onun da cevabını veriyor Demirkol; “Bırakın TEMA’yı, NASA’nın yaptığı bir araştırmaya göre erozyon bu hızla devam ederse Türkiye 2040 yılında Sahra Çölü’ne dönmüş olacak” diyor.

Peki Türkiye çöl olursa Afrika’ya ne olur? Cevabı net; “Yaşanmaz olur!” Bu sebeple kitlesel bir göç dalgası yaşanacak güneyden kuzeye… Ve geçiş noktası da yine Türkiye olacak. Yani sadece kuraklık ve kıtlıkla değil, bir de göçle mücadele etmek zorunda kalacağız.

Avrupa Birliği sınırlara duvar çekmeye başlamış bile. Frontex adında bir örgüt kurulmuş. Bu örgüt göçe karşı dış sınırlarını korumak için Avrupa Birliği ülkelerinin ordularını kullanma yetkisine sahip.

Demirkol anlatıyor: “Bu örgütün emriyle her gece İspanya donanmasına ait bir gemi Atlantik Okyanusu’na, bir gemi de Akdeniz’e açılıyor ve Afrika’dan gelen göçmen kayıklarını kovalıyor. ‘Buldu mu ne yapıyor?’ sorusuna ise 2005 yılında İngiltere ‘Batırsın’ yanıtını veriyor…

Bizim için daha da önemlisi şimdiden Yunanistan-Türkiye sınırına çelikten duvar örüyorlar. Her gün 245 kaçak göçmen sınırı aşmaya çalışırken yakalanıyor Türkiye’den Yunanistan’a geçmeye çalışırken. İşte bunu engellemek için 4 milyar dolarlık bir proje hayata geçiyor. Yunanistan, Dünya Bankası’ndan her ayın 12’sinde 120 milyon dolar alıp bu parayı duvara yatırıyor.

Bu duvarın bizim için iki anlamı var; Türkiye’yi AB’ye kesinlikle almayacaklar ve ülkemizi Afrika’dan gelecek göç dalgasına karşı tampon bölge olarak kullanacaklar. O zaman bu göçmenleri de bizim barındırmamız ve beslememiz gerekecek, zira Cenevre Anlaşması’na göre en az altı ay bu göçmenlere bakmak zorundayız!”

Düşünün, maydanoz yetiştiremeyecek bir ülke göçmenlere nasıl kucak açsın? Tek çare kalıyor benzer bir duvar çekmek, insanlığa sığmasa da! Peki becerebilir miyiz? Sunumunu bir soruyla bitiriyor Demirkol; “Güney sınırını PKK’ya karşı koruyamayan bir ülke, milyonlarca aç insanın göçüne karşı nasıl koruyabilir?”

Bu sunumu tüm bu sorunlara birlikte bir cevap bulmak için yapmış Demirkol. Ben çıktığımda kara kara düşünüyordum. Çevre için herkes yapacağını yapmalı, ama bu sadece bir yere kadar. Eğer ki devlet, tarımdan sağlığa, enerjiden ulaşıma her konuda çevreyi gözetmezse halimiz harap!

Bu da yetmiyor aslında, bu mesele dünyanın meselesi ve kâr hırsıyla değil geleceği kurtarmak için bir formül gerek. Ve ne yazık ki henüz böyle bir vicdan ve bilinç yok, ne dev tarım tekellerinde ne de hükümetlerde!

Dünyanın yeni tarım alanları Sibirya’da olacak

– Öyle soğuk bir kış geçirdik ki, sizi dinleyene kadar neredeyse küresel ısınmayı unutmuştum…

Küresel ısınma hakkında çok spekülasyon var. Ne yazık ki Birleşmiş Milletler’in iklimle ilgili bölümü yıllarca yok saydı küresel ısınmayı. Ama ne zaman ki biyoyakıt kavramı ortaya çıktı ve birileri bundan para kazanabilecek hale geldi, özellikle de Amerika kökenli yatırımcılar kendi çıkarları için kullanabilir noktaya geldi, BM de küresel ısınmayı kabul etti.

Oysa küresel ısınma zaten vardı. Ve gelecekte de çok büyük göçlere yol açabilecek, çok büyük bir sıkıntı aslında ve bu meseleyi sadece “Tarımsal alanlarda daralma olacak, sular geri çekilecek” boyutunda değil, sosyal ve siyasi boyutlarıyla konuşmak gerekir. Çünkü bu meselenin bir iç, bir de dış tehdit boyutu var. İç tehdit tarım alanlarımızın kaybolması…

– Diyorsunuz ki, “Böyle giderse 2055’te Anadolu’da tek sap maydanoz yetiştiremeyeceğiz!”

Evet. Burada da iki faktör var. Birincisi, yıllardır Türkiye’de uygulanan hatalı tarım politikaları. 1950’den sonra endüstriyel tarımla birlikte toprak erozyonu çok ciddi boyutlara ulaştı. Hatalı sulama ve vahşi sulama teknikleri de buna yol açtı. Bunun üzerine bir de küresel ısınma devreye girince, ki Türkiye’nin tümünde ortalama 1.5-2 derecelik bir ısı artışı bekleniyor 2055’e kadar, önlem alınmazsa Marmara ve Karadeniz kıyıları dışında tarım yapmak mümkün olmayacak.

Türkiye zaten tarım arazilerinin yüzde 50’sini kaybetti. Erozyon bu hızla sürerse, küresel ısınmanın da etkisiyle 40 yıl sonra Türkiye’de tarım toprağı kalmayacak.

Çünkü ortalama 2 derecelik bir ısı artışıyla tahıl üretimi ortadan kalkar. Ama bakın bu arada Sibirya’da da iklimde 2 ile 4 derece artış olacak. Yani bugünkü Sibirya stepleri geleceğin tarım alanları olacak. 2065’te Afrika hiç yaşanamayacak bir kıta gibi görünüyor. 2095’te ise Afrika tümüyle terk edilmiş bir kıta olmak zorunda kalacak. Dünya genelinde insan müdahalesi sonucu 48 milyon kilometrekare tarım arazisi çölleşti. 110 ülke çölleşme tehlikesiyle karşı karşıya.

– Tüm bunlar küresel ısınmanın etkisiyle mi olacak?

Evet. Birleşmiş Milletler İklim Paneli’nin hazırladığı 2025 ve 2035 yılı ısınma haritalarına Afrika açısından bakarsak aşağı yukarı 1.5-2 derecelik bir ısı artışı olacak. Bugün hâlâ Sudan’da Güney Darfur’da ve Batı Afrika’da bazı bölgelerde tarım yapılabilmektedir. Ama çok kısa bir zaman sonra 2035’te artık ona imkan kalmayacak.

– Sadece 1.5-2 derecelik bir ısı artışı mı sebep olacak buna?

Şu anda dünyanın yaz-kış, gece-gündüz ısı ortalaması 16 derece… 1.5 derecelik bir ısı artışı dendiğinde, bu ortalama ısının 1.5 derece artacağı anlamına gelir. Orta yaz ısısı olarak ele alındığında gündüz 8-10 derecelik bir artış anlamına gelir ki, bu da kavurucu, çöl sıcakları demektir. Yani biz burada Suudi Arabistan sıcaklarını yaşayacağız. Bu da Türkiye’nin güneyinde artık tarım yapılamayacağı anlamına gelir. Türkiye’de Akdeniz kıyılarında yaşanan sıcaklıklar ise Karadeniz kıyılarına kayacak. Ve dediğim gibi dünyanın yeni tarım alanları Sibirya stepleri olacak.

– Tabii bu değişimin sosyal ve siyasal etkileri de olacak?

Kesinlikle! Dünyada 1 milyar aç insan var. Hepimizin bildiği gibi bunların 950 milyonu Afrika ve Asya’da yaşıyor. Küresel ısınma sonucu açlık daha da artarsa buradaki insanlar göç edecektir. Nereye? Zengin Batı’ya!

Zengin Batı’ya göç etmenin ise iki yolu var; ya Türkiye üzerinden karayolu ya da Akdeniz üzerinden kayıklarla. Fakat şöyle bir sorunla karşı karşıya dünya; Cenevre Konvansiyonu’na göre göç eden bir mülteci en az 6 ay süreyle beslenmek, barındırılmak zorunda ve bu 6 ayın sonunda geldiği ülkedeki yaşam koşulları elverişli değilse asla geri gönderme şansınız yok.

Yani açlık dolayısıyla bir insan göç etmişse kesinlikle sınır dışı edemezsiniz. Cenevre Konvansiyonu bunu emrediyor. Bu, AB ülkeleri için de geçerli. Örneğin Afrika’dan İtalya’ya bir mülteci gelmişse, onu sadece İtalya değil, tüm AB ülkeleri beslemek ve barındırmakla yükümlüdür. En azından kuru bir yatak ve yemek sunmak zorundadır.

Euro Asia’nın 2011 raporuna göre, önümüzdeki birkaç yıl içinde Kuzey Afrika’dan Avrupa’ya 1 milyon insanın göç etmesi bekleniyor. İşte bunu bilen Avrupa bu göçü engellemek için Frontex adında bir para militer örgüt kurdu.

Frontex idari merkezi Varşova’da olan, AB’nin dış sınırlarını göçe karşı korumak için yükümlü olan bir örgüt. Bu örgütün AB’nin dış sınırlarındaki tüm ülkelerin silahlı gücünü kullanma yetkisi var. Ve 2005 yılında bu örgüt kurulduğunda, Strasbourg’ta yapılan toplantıda Frontex polisleri, “Biz göçmen kayıklarıyla karşı karşıya gelirsek ne yapalım” diye sorduğunda İngiltere “Batıralım” yanıtını vermiştir.

İşte bu AB, bu medeni birlik göçlere bu gözle bakıyor. Ha, bugün Afrika’da küresel ısınmaya bağlı açlık olmasının sebebi ne? Son 200 yıldır kuzey yarıkürenin yani Amerika’nın ve Avrupa’nın endüstrileşmesi. Yani bugün göçmen kayıklarını batıralım kararını alanlar o insanların zaten göçmesine neden olmuş ülkelerdir.

Eğer endüstrileşme sonucu küresel ısınmanın etkisi bu kadar olmasa Afrikalılar da kendi topraklarını terk etmek zorunda kalmayacaktı. Sanayileşmeyle birlikte 19. yüzyılda ağırlıklı olarak kömür kullanıldı. Daha sonra da yine bir fosil yakıt olan petrolün kullanılmasıyla atmosfere salınan karbondioksit miktarı giderek arttı. Biliyorsunuz küresel ısınmanın başlıca nedeni karbondioksit salınımı.

– Etkisinin yaklaşık yüzde 50 olduğu söyleniyor?

Öyle. Hatta yüzde 60! Ayrıca hayvan besiciliği, pirinç üretimi ve yapay gübre kullanımı da küresel ısınmayı artırıyor.

Bir pirinç tanesinden 3 bin pirinç elde ediliyor!

– Önümüzdeki yıllarda Türkiye’ye Afrika’dan çok büyük bir göç dalgası olacağını söylüyorsunuz…

2010 yılında 10 aylık bir süre içinde Türk-Yunan sınırını geçmeye çalışırken yakalanan göçmenlerin sayısı 32 bin. Bunlar Afganistan, Somali ve Irak uyruklu insanlar. İşte bu nedenle Meksika ile Amerika arasında bulunan göç engelleme duvarının aynısının Türkiye-Yunanistan arasına örülmesi kararı alındı. 4 milyar dolarlık bir proje bu.

Ekmeği olmayan Yunanistan her ay ayın 12’sinde Dünya Bankası’ndan 120 milyon dolar alarak bu duvarı örüyor. O zavallı ikili Merkel ve Sarkozy Türkiye’nin AB’ye üyeliğini asla istemiyor, özel statü istiyor. Niçin? Çünkü Türkiye AB önünde göçleri tutacak bir tampon bölge olma göreviyle görevlendirilmiştir. Türkiye, AB üyesi olursa Türkiye’ye göç eden insanları da AB beslemek zorunda olacak.

O yüzden Türkiye asla bir AB ülkesi olmayacak. Çünkü Afrika’dan milyonlarca insanın Anadolu’ya üşüşeceğini Avrupa çoktan fark etti ve önlemini alıyor. Ne yazık ki bir tek biz bilmiyoruz. Peki, Türkiye PKK’ya karşı koruyamadığı Güneydoğu sınırını göçe karşı nasıl koruyacak? Koruyamazsa milyonlarca göçmeni ne yapacak?

– Kyoto Protokolü’nün de yeterli etkiye sahip olmadığını söylüyorsunuz…

Evet. BM bütün bu küresel ısınma karşısında sadece karbondioksit ve fosil yakıtı ele alıyor. Diyor ki, “Biz karbondioksit emisyonunu biyoyakıtla azaltırız.” Kapitalizmde bir model var. Bir küresel gerçeği ele alırsın, sonra birtakım şirketlerin zengin olabileceği tarzda bir çözüm önerisinde bulunursun.

1960’larda yeşil devrim döneminde, “Dünyada bir milyar aç var. O halde biz yüksek verimli hibrit tohum kullanmalıyız” denmişti. Sonraki yıllarda, “Dünyada bir milyar aç var. Biz yüksek verimli GDO tohumları kullanmalıyız” dendi. Hep çözümler bazı şirketlerin zengin olmasına yönelikti.

Şimdi de yine BM, “Evet küresel ısınma var. Çare biyoyakıt” diyor. Acaba çare o mu? BBC’de yayınlanan bir çalışmada en az 12 biyoyakıtın çevreye fosil yakıtlardan daha zararlı olduğu ortaya çıktı. Yani biz yine kandırılıyoruz. Ama ne oldu? Soros, Amerika’da 30 milyar dolarlık biyoyakıt tesisi kurdu.

Başkaları keza öyle. Yani aslında küresel ısınma gerçeği dünyadaki enerjiye sahip olma dengelerini değiştirmek çabası olarak kullanılıyor. Küresel ısınma kimsenin umurunda değil. Yeter ki enerji kaynağına ben sahip olayım yarışı bu. Bir biyodizel yandığında da son ürün karbondiokist ve sudur. Benzin yandığında da son ürün karbondioksit ve sudur. Yine aldatılıyoruz.

– Peki ya pirinç üretimi? Onun da küresel ısınmaya etkisi olduğunu söylediniz.

Evet. Bir pirinç tanesini ektiğiniz zaman 3 bin pirinç tanesi elde edersiniz. Bu kadar ucuzdur pirinç üretimi. Ama çamurda yetişir pirinç. Ve oradaki bakterilerin yarattığı metan gazının küresel ısınmaya katkısı yüzde 7 civarındadır. Ama beş para etmez pirinç tahılı, protein değeri en düşük, glisemik endeksi en yüksek, yani en kolay şişmanlatan, en az protein veren pirinç, bire 3 bin verdiği için, birilerini kolay zengin ettiği için hiç kimse ondan vazgeçemiyor.

Üstelik küresel ısınmaya yol açtığı halde kimse ağzını açmıyor; “Aman mısırdan biyoyakıt yakalım!” diyor. Tabii bu arada mısır fiyatları yükseldiği için, ana gıda olarak mısırı kullanan Afrika’da daha çok çocuk açlıktan ölsün! İşte küresel ısınmaya karşı oluşturulan Kyoto Protokolü budur!

01.05.2012

Bulgurla nohut birlikte yendiğinde ete eşdeğer protein sağlıyor!

Dünyada 7 milyar insan, 7 milyar da büyükbaş hayvan var. Sakın aklınıza yemyeşil meralarda otlayan inekler gelmesin. Bu hayvanların çoğu kapalı ortamlarda, gün ışığı bile görmeden yetiştiriliyor. Biz insanlar beslenelim diye… Hayvan kendi ekseninde dahi dönemeyecek durumda, daracık bir bölümde tutuluyor. Ve yorulunca olduğu yere çömeliyor. Çömeldiği yer neresi? Daha önce dışkısını yaptığı yer! Oraya memelerini gömüyor. O yüzden sütte hastalık yapıcı bakteri oluşuyor…

Ama daha önemlisi hiç hareket imkanı olmayan, sürekli ayaklarına dışkısını yapan bir hayvan, ayaklarını kendi pisliğine gömmek zorunda olduğu için, memelerini de yatarken o pisliğe gömdüğü için, tırnak ve meme iltihabından ölmesin diye ona sürekli antibiyotik vermeniz gerekiyor!

Ben bir ineğin sadece protein kaynağı olarak görülmesine çok üzülüyorum. Peki ama bizim bu kadar hayvansal proteine ihtiyacımız var mı? Yok! Sütle, yumurtayla da hayvansal protein alabiliriz!

– Dünkü bölümde, “Yanlış tarım politikalarıyla 60 yılda erozyona topraklarımızın yarısını verdik. Küresel ısınmanın etkileri ortaya çıkmadan heba edilen bu. Şimdi bir de çölleşmeyle karşı karşıyayız. Böyle giderse 40 yıl sonra Anadolu’da tek sap maydanoz yetişmeyecek” dediniz. Peki ne yapmak lazım?

Küresel ısınmanın ciddiyetinin vurgulanması, daha da önemlisi küresel ısınmanın sadece bir karbondioksit emisyon artışı olmadığının, hatalı tarımsal uygulamaların da küresel ısınmaya yol açtığının vurgulanması lazım.

– Dün pirinç üretiminin küresel ısınma üzerindeki etkilerine dikkat çekmiştiniz… Tek bir pirinç tanesinden 3 bin pirinç elde edildiğini, yani bire 3 bin verim alındığını, ama pirincin çamurda yetiştiğini, bu yüzden de oradaki bakterilerin yarattığı metan gazının küresel ısınmaya etkisinin yüzde 7 olduğunu anlatmıştınız. Peki ya hayvan besiciliğinin etkisi ne?

Toplamda bakıldığında metan gazının küresel ısınmada yüzde 25 payı var. Mesela hayvanları siz bugünkü gibi endüstriyel tarzda yetiştirdiğiniz zaman ortaya çıkan metan gazı, merada otlayan hayvana göre çok daha fazla oluyor. Yani hayvancılığı sadece birebir insanların sağlığı açısından değil, çevre sağlığı açısından da yeniden meralara taşımamız gerekir.

– Neden endüstriyel hayvancılıkta metan gazı daha fazla çıkıyor?

Metan gazı özellikle geviş getiren hayvanların ağzından çıkan bir gazdır. Hatta hayvan iyi havalandırılmamış bir ortamda tutuluyorsa kendi çıkardığı metan gazından zehirlenir. Mısır silajı, pancar küspesi gibi nişasta veya şeker ağırlıklı beslenen hayvanlarda metan gazı oluşumu çok daha fazla olur. Bu da küresel ısınmanın önemli etmenlerinden biridir. Pirinç üretiminin iki katı kadar metan gazı da bu şekilde oluşmaktadır. Şunu düşünürseniz boyutlarını çıkarabilirsiniz zaten; dünyada insan sayısı kadar büyükbaş hayvan var.

– Yenmek üzere bakılan, yetiştirilen yani?

Evet. 6-7 milyara yakın büyükbaş hayvan var. Bir kere, bu kadar hayvansal gıdaya ihtiyaç var mı dünyada diye sormamız lazım.

– Bu soruyu da soralım ama Yavuz Dizdar’la tarım ilacı ve kanser ilişkisini konuşurken, konu tavuk üretimine gelmişti. Dizdar, tavukların adeta tarladaki patatesler gibi hiç hareket ettirilmeden, antibiyotik ve hormon verilerek yetiştirildiğini anlatmıştı. O yazıyı okuyanların çoğu antibiyotik ve hormon konusuna takılmıştı. Tavukların nasıl bir işkenceyle büyütüldüğüne aldırış eden neredeyse yok gibiydi…

Ben “İnek” diye bir roman yazmaya çalıştım ama beceremedim. Orada bir buzağının anne karnından çıktığı dakikadan itibaren nelere maruz kaldığını anlatıyordum. Şöyle düşünün; süt çok değerli olduğu için buzağı on gün içinde annesinin yanından ayrılıyor ve bir daha da annesinin yanına gitmesine izin verilmiyor. Annesinin sütüyle değil, soya sütüyle besleniyor. Çünkü annesinin sütünün satılması gerekiyor.
Anne de, buzağı da birbirinden ayrıldıkları için günlerce, hatta haftalarca ağlıyor. Şunu hep unutuyoruz, o buzağı ve ineğin de bir duygusu var. Yani sadece insanların duygusu yok. Hayvanlar karanlık ortamlarda, hiç gün yüzü görmeden yetiştiriliyor. Biz insanlar beslenelim diye…

Hayvan kendi ekseninde dahi dönemeyecek, daracık bir bölümde tutuluyor ve yorulunca olduğu yere çömeliyor. Çömeldiği yer neresi? Daha önce dışkısını yaptığı yer! Oraya memelerini gömüyor. O yüzden sütte hastalık yapıcı bakteriler oluşuyor. Bu bakteri kanıtlanmasın diye de hayvana antibiyotik veriliyor.

Merada otlayan hayvanın sütünde mikrop olmaz!

– Sütü de bu yüzden UHT oluyor?

Evet. Ama daha önemlisi, meme ve tırnak iltihabı olmasın diye, çünkü bu hastalıklar öldürücü olabilir, hiç hareket imkanı olmayan, sürekli ayaklarına dışkısını yapan bir hayvan, ayaklarını kendi pisliğine gömmek zorunda olduğu için, memelerini de yatarken o pisliğe gömdüğü için, hayvana sürekli antibiyotik vermeniz gerekiyor.

Bakın merada otlayan hayvanın sütündeki bakteri sayısı ahır hayvanına göre 10 bin kat daha az. Yani normalde sütte mikrop olmaz. Çünkü serbest dolaşan bir hayvan hiç kendi pisliği üzerine yatar mı? Ama ahır hayvanlarına bakın, her tarafı tezektir. Oysa dışarıda dolaşan hayvanın üstünde tezek göremezsiniz. Çünkü kendi pislediği yere yatmaz ki hayvan!

– Para kazanacağız diye nasıl bu kadar vahşi, vicdansız, bilinçsiz olabiliyoruz? Sonuçta o yediğimiz et de, içtiğimiz süt de fayda değil zarar getiriyor. Bir sürü hastalıkla boğuşuyoruz…

Bu işte vahşet var, bir de bizim bu kadar çok hayvansal proteine ihtiyacımız var mı?

– Benim bildiğim her gün, neredeyse her öğünde yemeğe gerek yok. Peki ne kadar kırmızı et yemek yeterli olur?

İşte bunun bir araştırması yok. Bir kere bize tıp Amerika’dan geliyor. Ne yazık ki biz Amerika’nın bize dayattığı bilgilerle hastalarımızı tedavi ediyoruz veya önerilerde bulunuyoruz. Ama şunu unutmayalım ki, Amerika dünyanın en büyük büyükbaş hayvan üreticilerinden biri. Amerikan tıp kitaplarının önerisine göre günde 70-100 gr kadar hayvansal protein almamız lazım. Tamam da acaba Amerikan kitapları Amerika’nın dünyanın en büyük büyükbaş hayvan üreticilerinden biri olmasından etkilenerek mi bunu öneriyor?

– Peki hayvansal protein derken illa kırmızı et mi yemeli miyiz?

Sütle, yumurtayla da alabilirsiniz hayvansal proteini. Ayrıca ‘Analı kızlı’ diye bir çorba var; ben herkese bu çorbayı içmelerini tavsiye ediyorum. Çünkü bir baklagille bir tahıl birlikte yendiği zaman hayvansal proteine eşdeğer bir protein elde ediyorsunuz. Analı kızlı Anadolu’nun klasik çorbasıdır. Bulgurdan yapılmış köfteciklerden oluşur, içine nohut katılır. Ya da yeşil mercimekli bulgur pilavı… İçine bulgur katılmış mercimek köftesi… İşte bu gıdalar da ete eşdeğer bir protein sağlıyor.

Mutlaka et yemeliyiz ama…

– İlla da et yememiz gerekiyor mu peki?

Et mutlaka yemeliyiz. Ama niçin? Demir için yemeliyiz. Çünkü demir özellikle zihinsel performans için çok gereklidir. Türkiye’de gençlerin yüzde 50’sinde demir eksikliğine bağlı kansızlık var. Bu tehlikeli bir boyut.

Yıllar önce Amerikalı bir bilgisayar şirketi Intel, Türkiye’de çok büyük bir fabrika açmak istedi. Aylarca araştırdıktan sonra “Sizde matematikçi yok” diye terk etti, gitti başka ülkede kurdu fabrikasını. Eğer gençlerin yüzde 50’sinde demir eksikliği varsa tabii ki matematikçi yetişmez. Biz kırmızı eti özellikle demir açısından yemeliyiz.

– Peki demiri et dışında başka hiçbir şeyden alamıyor muyuz?

Maalesef kaliteli demiri et dışında başka bir yerden doğru dürüst alamıyoruz.

– Ispanaktaki demir yetmiyor mu?

Elbette bitkisel kökenli demir de vücuda alınabilmektedir ama ne yazık ki bitkisel kökenli demirin hem emilimi hem de kalitesi hiçbir zaman et kökenli demire yaklaşamamaktadır.

– Öyleyse çocuklar ne kadar et yemeli? Haftada iki-üç gün üçer köfte ya da iki kalem pirzola yeterli midir?

Bunu ezbere söylemek doğru değil. Dediğim gibi, bununla ilgili Sağlık Bakanlığı geniş toplumsal araştırmalar yaptırmalı ve kendi ulusal beslenme politikalarımızı başka ülkelerin araştırmalarına göre değil, kendi ihtiyaçlarımıza göre belirlemelidir.

2. Nisan 2012

Yıkamakla tarım ilacının sadece yüzde 40’ı geçiyor

Yüzde 60’ı meyve sebzeyi tahta fırçasıyla bile fırçalasanız gitmiyor, kalıyor! Unutmayın, çocukluk çağı kan kanserinin en önemli nedenlerinden biri sebze meyvedeki tarım ilacı kalıntısı!

Dünkü konuşmamızda Türkiye’de demir eksikliğine bağlı kansızlığın çok yaygın görüldüğünü, sebebinin de az et yemek olduğunu söylemiştiniz. Diyelim ki et yemiyoruz, demiri başka hangi gıdalardan alabiliriz?

Yumurta çok önemli bir protein kaynağı. Zaten en değerli protein yumurta proteini olarak geçer. Aynı zamanda yumurta Omega 3 ve demir açısından da iyi bir kaynaktır. Yalnız yumurtadaki demirin emilimini, yine yumurtadaki bir başka madde engelliyor. Ama siz yumurtayı menemen tarzında, yani domatesin ekşiliğiyle veya ekşi başka bir şeyle yediğiniz zaman o demir emilebilir hale geliyor. Mesela yumurtanın yanında zeytinyağlı, limonlu 3-5 zeytin de yerseniz yumurtadaki demir emilir hale geliyor.

– O zaman demiri alıyoruz, öyle mi?

Evet. Yumurta kolesterol açısından sakıncalıdır lafı da yalan. O yüzden rahat rahat her yaştaki insan yiyebilir.

– Onu artık sanırım herkes biliyor. Yumurta suçsuz, aklandı!

Ve gerçekten her öğrenci evden çıkmadan mutlaka günde bir veya iki yumurta yemelidir. Hem tok tutuyor, hem de demir, Omega 3 ve hayvansal protein açısından çok zengin.

– Yeri gelmişken Omega 3 neden gerekli hocam?

Bir kere tüm hücrelerimizin zarı Omega 3’le kaplıdır. Eğer yeterince Omega 3 almazsak araşidonik asit onun yerini alır. Araşidonik asit, tüm stres hormonlarının hammaddesidir. Dolayısıyla tüm hücrelerimiz hemen parlayabilen, ters ve aşırı reaksiyon gösterebilen hücrelere dönüşür.

Bu yüzden kalp krizine bağlı ani ölümler ortaya çıkabilir. Çünkü damarda herhangi bir yaralanma olursa, onu tek veya iki trombosit tamir edeceğine, yüzlercesi aktifleşerek, tamir edeceğim diye damarı tıkayıp enfaktüse yol açabilir. Sonra, Omega 3 kansere karşı koruyucudur, kanı sulandırıcıdır, ruhsal açıdan da çok önemlidir.
Amerika’da bazı kliniklerde ruhsal hastalıklar sadece Omega 3 verilerek tedavi edilmeye çalışılmaktadır. Omega 3 aynı zamanda demir gibi zihinsel performans açısından da çok önemlidir.

Kalkan balığını yılda bir kereden fazla yemeyin!

Omega 3 yumurtada var, balıkta var… Bugünlerde keşke ucuz olsa da herkes bol bol kalkan yese…

Yok, kalkan yılda bir kezden fazla yenmemeli. Çünkü kalkan, mezgit gibi balıklar dip balıkları olduğundan, içlerinde ağır metal bulundurma riskleri daha yüksek. Hamsi, istavrit, çinekop gibi yüzey balıklarını yerseniz daha iyi…

– Hem de ucuzlar, ne iyi…

Öyle. Bu arada Omega 3 başta balıkta var. Ama biz hep şunu unutuyoruz; hiç balık görmeyen toplumlar bugüne kadar nasıl varlıklarını sürdürdü? Omega 3 aslında inekte de, koyunda da var. Ama eğer merada otluyorlarsa var. Ahırlarda, yemle beslenen hayvanlarda yok. Çünkü Omega 3’ün esas kaynağı yeşillik. Balıkta da zaten, yosun yediği için veya yosun yiyen küçük balıkları yediği için Omega 3 var.

Eğer inek, koyun, keçi merada otluyorsa, tamamen yeşillikle besleniyorsa, sütünde de, etinde de Omega 3 var. Ama maalesef Karadeniz’de bile hayvan ahıra girdi. Çünkü tüccarlar artık ahırın kapısına teslim ediyor yemleri. O nedenle mera hayvancılığı ancak çok fakir yörelerde kaldı, çok azaldı.

– Ama biliyorsunuz, bunları söylediğinizde, “Dünyada 1 milyar aç insan var, onlar nasıl hayvansal protein alacak” deniyor.

Bir kere ineğin de, tavuğun da sadece protein kaynağı olarak görülmesi çok vahşice bir yaklaşım. Diğer taraftan dünyada açlığı önleyecek modelin küçük çiftçilik olduğunu 2006 yılında Asya Kalkınma Bankası söylemek zorunda kalmıştı. 2009 yılında da Dünya Bankası aynı sonuca vardı. Dünyadaki 1 milyar aç insanı doyurmanın tek yolu küçük çiftçiliği canlandırmak.

– Neden hocam? Ve tabii nasıl?

Çünkü niye aç bu insanlar? Bir kere o 1 milyar insanın 700 milyonu çiftçi. Artık üretimlerini satamadıkları için, paraları olmadığı için açlar. Dünyada gıda arzında bir eksiklik yok. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün açıklamalarına göre, dünyada 10 milyar insanı besleyecek kadar gıda var. 7 milyarı değil, 10 milyarı!

Sadece İngiltere’de bir yılda son kullanma süresi geçtiği için, ambalajı açılmadan çöpe atılan gıda miktarı 18 milyon ton. Avrupa Parlamentosu’nda, gıda israfıyla ilgili olarak geçen yıl gayri resmi olarak yapılan toplantıda, “Eğer bütün dünya AB kadar açgözlü olsaydı, dünyayı beslemek için 3.5 dünya gerekirdi” sonucuna varılmıştır. Bir yılda sadece İngiltere, Danimarka ve Almanya’nın israf ettiği gıdalarla tüm Afrika kıtası doyabilir! Bir de bunun sağlık ayağı var tabii… Merada otlayarak beslenen hayvanın etini yiyemediğimiz için, yine aynı şekilde gezen tavukla ya da doğal beslenmediğimiz için hastalanıyoruz.

– Ben organik meyve sebze almaya çalışıyorum. Ama henüz bu pazarlar yaygın değil, doğal olarak biraz da fiyat farkı var tabii… Çok çocuklu bir aile için organik beslenmek zor olabilir. Ama talep olursa, pazarlar da çoğalır, fiyatlar da düşer…

Organik yemekle çok doğru yapıyorsunuz. Bakın, çocukluk çağı kan kanserinin en önemli nedenlerinden biri tarım ilacı. Yani yapay ot öldürücü ilaçlar, böcek öldürücü ilaçlar, fare öldürücü ilaçlar… Bunların tümü hormonal ya da endokrin bozucular sınıfına giriyor. Ve siz endüstriyel tarım yaptığınızda bunlara ihtiyaç duyuyorsunuz.

Çünkü monokültür tarımda, yani siz kilometrelerce sadece buğday, sadece mısır ektiğinizde toprağı o kadar zorluyorsunuz ki yabancı ot da daha fazla türüyor, böcek de… Dolayısıyla daha fazla tarım ilacı kullanıyorsunuz. Halbuki küçük çiftçilikte bu problemler çok daha az oluyor. Hatta elle bile toplanabilecek miktarda az oluyor.

– Ve geleneksel yöntemler var…

Evet. Yüzyıllardır bizim çiftçilerimiz bu zararlılara karşı tamamen doğal ilaçlar geliştirmiştir. Ama bunu sanayi ölçekli tarım alanlarında uygulama şansınız yok. O halde biz kanser olma pahasına bir tarım sürdürüyoruz.

Tarım ilaçları çocukluk çağında kan kanseri yapıyor dedik ama onunla kalmıyor. Kullanılan tarım ilacı, örneğin vücuttaki östrojeni taklit eden bir kimyasal ise kadınlarda meme kanseri, erkeklerde de prostat kanserine yol açıyor. Peki ne pahasına? Doymamız pahasına mı?

Hayır! Biraz önce söyledim, “Dünyada açlığı gidermek istiyorsanız küçük çiftçiliğe özen gösterin” diyor Dünya Bankası. Demek ki doyma pahasına değil bu işler. Demek ki birilerinin para kazanması uğruna oluyor. Dünya tarım ilacı piyasası, yıllık 40 milyar dolarlık bir piyasa. İşte o 40 milyar doları birileri kazansın diye tarım ilacı kullanılıyor.

– İyi de bu sağlık, ucunda hastalık var?

Bakın bir TV programında kanserle uğraşan bir tıp profesörü, “Ne olmuş yani, tarım ilacını yıkarsın geçer!” dedi. Yıkamakla tarım ilacının yüzde 40’ı geçiyor sadece. Yüzde 60’ı tahta fırçasıyla bile fırçalasanız gitmiyor, kalıyor. Bütün sebze meyveler için aynı şey geçerli. Çünkü sistemik kullanılıyor tarım ilaçları, sebze meyve kökten ilacı alıyor artık.

– Bir arkadaşım, “Pişirince geçiyor ama değil mi tarım ilacı?” diye sormuştu…

Olur mu öyle şey! Ne pişirerek ne kaynatarak hiçbir şekilde gitmez. O yüzden mutlaka organik pazarlardan ya da küçük köy pazarlarından alışveriş yapmalıyız. Örneğin ben pazar günleri Kasımpaşa’da kurulan Kastamonu pazarına gidiyorum.

Ayçiçek yağındaki tehlike!

– Hocam, üç gün önce küresel ısınma diye başladık konuşmaya, sorularım yüzünden nerelere geldik. İyi de oldu ama yine küresel ısınmayla bitirebilir miyiz konuyu… “Eğer önlem alınmazsa 2055 yılında Anadolu Sahra Çölü’ne dönecek ve artık tarım yapmamız hayal olacak” dediniz. Peki ne yapmalıyız?

Küresel ısınmaya karşı dünyadan ayrı, tek başımıza bir önlem alma şansımız yok ama diğer faktörleri, yani toprak erozyonunu, suyun gereksiz yere ziyan edilmesini, suyun HES’ler aracılığıyla ticaretleştirilmesini, birtakım patronların egemenliği altına girmesini engelleyebiliriz, engellemeliyiz.

– Ya plastik şişelerde içtiğimiz su?

BM Su Masası’na göre, su çok değerli bir şeydir, herkesin doğal hakkıdır, o yüzden satılabilir! O kadar tezat var ki! “Suyu satın, çünkü çok değerli” diyorlar! Hadi o da kabul. Ama suyu satacağınız plastik şişeyi üretmek için içindeki suyun 10 katı fazla su harcıyorsunuz, ona ne demeli? 1.5 litrelik bir pet su şişesinin üretimi için tam 10 litre su harcanıyor. Bakın, şu ana kadar dünya suyunun yüzde 9’u özelleşti. Bu yüzde 9’la elde edilen bir yıllık gelir, petrolden elde edilen gelirin yüzde 60’ına ulaştı!

– Aslında bütün bunlar devlet politikasıyla engellenebilecek şeyler?

Tabii ki öyle. Oysa Tarım Bakanlığı ayrı telden çalıyor, Sağlık Bakanlığı ayrı telden… Ne yapıldığı belli değil. Geçenlerde bir toplantıda Tarım Bakanlığı’nın bir temsilcisi, “Ayçiçeğini bu kadar ürettik, harika bir noktaya geldik” dedi. Ben de sordum, “İnsanları daha fazla kanser yapmak için mi başardınız bunu?” diye… Çünkü ayçiçek yağı hem ısıtıldığı zaman gelişen transyağ asidi açısından hem de Omega 3’ün emilimini engellediği için kanser yapabiliyor. Özellikle bağırsak ve meme kanserinde ayçiçek yağının etken olduğu düşünülüyor.

Akdeniz havzasında en çok ayçiçeği yağı kullanan ülke İsrail, en çok kanser görülen ülke de İsrail! En çok ayçiçek yağı kullanan ikinci ülke ise Türkiye, tabii en çok kanser görülen ikinci ülke de! Biz hâlâ bunları tartışamıyoruz. Hâlâ anavatanı Anadolu olan zeytinyağını devlet teşviği içerisine alamadık. Oysa gıdada ne kadar doğala dönersek, o kadar insan açlıktan kurtulur, çünkü küçük çiftçiler aç. Ve biz de hastalıktan kurtuluruz.

Hocam, üç gün önce küresel ısınma diye başladık konuşmaya, sorularım yüzünden nerelere geldik. İyi de oldu ama yine küresel ısınmayla bitirebilir miyiz konuyu… “Eğer önlem alınmazsa 2055 yılında Anadolu Sahra Çölü’ne dönecek ve artık tarım yapmamız hayal olacak” dediniz. Peki ne yapmalıyız?

Küresel ısınmaya karşı dünyadan ayrı, tek başımıza bir önlem alma şansımız yok ama diğer faktörleri, yani toprak erozyonunu, suyun gereksiz yere ziyan edilmesini, suyun HES’ler aracılığıyla ticaretleştirilmesini, birtakım patronların egemenliği altına girmesini engelleyebiliriz, engellemeliyiz.

Mine Şenocaklı – msenocakli@gazetevatan.com

http://haber.gazetevatan.com/boyle-giderse-40-yil-sonra-anadoluda-tek-sap-maydanoz-bile-yetismeyecek/447054/4/Yazarlar/158

Paylaş

Katkı ve yorumlarınızı ekleyin