GDO, Kansere Sebep Olur mu?

0
63

Yeni yıla girerken Hükümetin GDO’lu yemlere serbestiyet tanıyan kanunu çıkartması infiale sebep oldu. Bültenimizin bu sayısında  Uzm. Dr. Yavuz Dizdar, genetiği değiştirilmiş organizmaların ve tarım ilaçlarının kanserle ilişkisini anlattı. Bu yazı, Hayy Kitap’tan çıkan ‘Kansere Çare Var’ adlı çok yazarlı kitaptan özetlenerek alınmıştır.

Son yıllarda tarımda yeni kavramlarla tanıştık. Organik tarım, hibrit tohum, genetiği değiştirilmiş organizma (GDO) ve tarım ilaçları! Tabii bunlarla beraber birçok soru ve sorunla da karşı karşıya kaldık. Öncelikle organik tarımda da kullanılan hibrit tohumlardan başlayalım. Hibrit tohum nedir, genetiği değiştirilmiş organizmalarla arasında ne fark var?

Hibrit (melez), iki tane tohumun çiftleşmesi ile elde edilen yeni soya verilen ad. Ancak buradaki oynama, tabiatın müsaade ettiği sınırlar içerisinde, yani doğal olarak birbirine gen aktarımı yapabilen türler arasında yapılıyor. Bundan birtakım üstün özellikler kazanma şansınız var. Örneğin, daha iri meyve ya da daha dayanıklı bir sebze elde edebilirsiniz.

Genetiği değiştirilmiş organizma (GDO) dediğiniz zaman ise durum farklı. Siz o bitkide hiç bulunmayan ve doğal yollarla da aktarılamayacak bir geni bitkiye aktarıyorsunuz. Yani olmayan bir geni, bir bitkiye aslında olamayacağı biçimde naklediyorsunuz. Bunu yapan firmaların amacı, yeni bir tohum soyu oluşturmak! Bu etiğe uygun mu? Hayır değil!

Ayrıca meselenin bir de araştırma boyutu var. Ortaya çıkarmaya çalıştıkları tohumun araştırmalarını da yine aynı firmalar yürütmüş. Dolayısıyla elimizde bağımsız bir bilgi yok! Tohumu kendileri geliştirdiği için patent korumasına almışlar. Bu mantıken doğru olabilir, fakat bir gen nedeniyle patent almalarının ötesinde, sizin o konuda araştırma yapma şansınızı elinizden alıyorlar. Çünkü tohumun patenti onlarda olduğu için, bu konuda bir araştırma yapacağınız zaman öncelikle onlara bildirmek zorundasınız. Onlar da eğer işlerine gelirse paylaşıyorlar, gelmezse paylaşmıyorlar. Böyle bakınca bütün GDO’lu tohumların araştırmaları aslında endüstriyel araştırmalar…

Glifosat, ciddi anomalilere neden olmakta

Genetiği değiştirilmiş organizmaların insan sağlığına etkisi ile ilgili olarak bugüne kadar ortaya çıkan veriler ne söylüyor?

Uzun yıllardır genetiği değiştirilmiş organizmalarla (GDO) tarım yapılan bölgelerdeki sağlık riskleri konusunda gün geçtikçe daha çok veri ortaya çıkıyor. Bu yeni sonuçların vurguladığı birinci nokta, bugüne dek yapılan araştırmaların hemen hepsinin genetiği değiştirilmiş organizmaları geliştiren endüstri tarafından yapılmış olduğu ve bu nedenle aslında büyük eksiklikler içerdiği.

İkinci olarak ise saptanan yeni risklerden bahsediliyor. Örneğin bu yeni risklerden biri, zararlı otların ortadan kaldırılmasında kullanılan ‘glifosat’ adlı tarım ilacı. Bu ilaçla uygulanan, ‘çiftçinin tarlayı çapalayarak zararlı otlarla mücadele etmesi’ yerine önerilen bir ‘çabasız’ tarım yöntemi. Fakat zararlı ot ilacı, tarımı yapılacak soya ve benzeri bitkiyi de etkileyeceğinden, bu bitkiye diğer ‘herbisit direnç geni’ yerleştiriliyor. Bu genin nakledildiği soya, mısır vb tarlada biten zararlı bitkiler için kullanılan ilaca karşı dirençli oluyor. Aynen çiftçinin ifadesiyle söyleyelim, “Otlar küçülürken, ürün büyüyor.” Ne var ki, otlar küçülüp ürün büyürken, Arjantin’de özellikle bu tür tarım yapılan yerlerde doğumsal anomaliler ve düşükler de artmaya başladı.

Bunun olası iki nedeni var. Birincisi, çiftçi ve bölgede yaşayan hayvanlar ister istemez glifosata maruz kalıyor. İkinci ve daha büyük sorun ise glifosata dirençli GDO’nun dolaylı etkileri. Dünyada en fazla genetiği değiştirilmiş tarım yapılan Arjantin’de bu etkiler üzerine bir araştırma gerçekleştirildi. Glifosat ve benzeri tarım ilaçlarının, tavuk ceninleri de dâhil olmak üzere omurgalılar üzerindeki etkilerine bakıldı. Araştırma sonuçları çok önemli bir sorunu ortaya koyuyor! Glifosat, ciddi anomalilere neden olmakta.

Embriyoların özellikle sinir sistemi etkileniyor, sinir dokusunun oluşumu bozuluyor. Kafa orta hat bozuklukları saptanıyor, aynı şey sırt bölgesindeki sinir dokusunun (omurga ve omurilik) kapanmasında da ortaya çıkıyor. Bütün bu veriler Arjantin’de tarım yapılan bölgelerde sık görülen düşük ve anormal doğumları açıklar nitelikte sonuçlar veriyor.

Arjantin’de GDO’lu soya üretimi 19 milyar hektarlık bir alanda gerçekleştiriliyor ve yılda 290 milyon litre glifosat kullanılıyor. Daha önce yapılan pek çok çalışma glifosat ve benzeri ot ilaçlarının hormon sistemiyle etkileştiğini ortaya koymuştu. Ancak bu son araştırmada, ortaya konan değişikliklerin ‘retinoik asit sinyal sistemiyle’ ilişkili olduğu sonucuna varıldı. İşin kötüsü, bu sistem sinir sistemi dışında da daha pek çok yerde etkin görev üstleniyor. Kanser gelişimi de bunlardan biri!

Bu etkiler sadece tarım yapılan bölgelerde mi görülüyor? GDO’lu ürünleri yiyen hayvan ve insanlarda durum ne?

Tarımda bitki dışarıdan ilaçlandığında, ilacın doku içerisine nüfuz etme olasılığı daha düşük. Ancak glifosat gibi bir ot ilacı verildiğinde, direnç geni nakledilmiş soya, mısır vb bitkiler glifosata ister istemez dayanıklı hale geliyor. Bunun, glifosatın bitkiye geçip geçmemesinden mi, yoksa etki mekanizmasının engellenmiş olmasından mı kaynaklandığı açık değil. Bu nokta çok önemli! Eğer glifosat soyaya geçiyor ve onu etkilemeden dokusunda bulunuyorsa, onu yiyen hayvanlara da geçecektir. Soya, mısır vb bitkiler glifosata dirençli olabilir. Ancak hayvanda aynı direnç olmadığından mutlaka etkilenecektir. Tabii o hayvanın etini yiyen insanlar da…

İşte bu çok ciddi bir sorun. Nitekim GDO’lu mısırla beslenen kemirgenlerde yapılan yeni çalışmalar, karaciğer ve böbreklerde ciddi hasarlar geliştiğini ortaya koydu. Etkilenen sistemler arasında dolaşım ve kan yapımı da bulunmakta.
İnsanlar, GDO’lu yem ile beslenen hayvanın etinden nasıl etkileniyor?

Mesele besi hayvancılığındaki yem kullanımı olduğunda, örneğin tavukların kesim süresini dikkate alırsak, gösterilebilir hastalık gelişmesi için geçen süre yetersiz kalıyor. Ancak bu tür yemlerle beslenen hayvanın etini insanlar yediğinde birikici bir etki söz konusu. Hayvanların en fazla birkaç yıllık yaşamında saptanamayacak olan hastalıklar, insanlarda elbet bir şekilde karşılık bulacaktır.

Yapılan pek çok araştırma glifosat ve benzeri tarım ilaçlarının hormon sisteminin düzenli işleyişini bloke ettiğini göstermektedir. Bu tür etkiler ‘endokrin bozucu’ olarak adlandırılır. Glifosat, sadece karaciğer enzim sistemiyle etkileşmemekte, hücre döngüsünün pek çok aşamasını da değiştirmektedir. Hal böyleyken, ülkemizde GDO’lu pek çok ürünün yem olarak kullanılmasına izin verildi ve ithalat serbest bırakıldı.

Meselenin bir de denetim boyutu var, zira ülkemizde GDO denetimi hemen hemen hiç yapılmıyor. Dolayısıyla ithal edilen soya, mısır vb ürünler her ne kadar hayvan yemi olarak kullanılacak dense de, başta bisküvi endüstrisi olmak üzere diğer endüstriyel alanlarda da kullanılmadığını kimse garanti edemez.

Kronik hastalıklar ülkemizde de dünya ile paralel ciddi bir artış göstermekte. Hastalıkların yanı sıra bir diğer önemli sorun ise hormonal bozuklukların neden olduğu kısırlık. Kadın hastalıkları uzmanları, yirmili yaşlarındaki genç kadınların hormonal profillerinin menopoza yakın değerler gösterdiğini şaşırarak açıklıyorlar. Nitekim neredeyse her hafta bir yenisi açılan tüp bebek merkezleri bu vargıyı doğruluyor. Görünen o ki hastalıkların kaynağını uzaklarda değil, özellikle yediklerimizde aramalıyız.

Kadın hastalıkları uzmanı arkadaşlarımız, tüp bebek tedavisine gelen “Genç ama hormonal durum olarak menopoza yakın çıkan” hastalardan bahsediyor. Bunun nedenini beslenme dışında açıklayabilecek bir şey yok! Yani kadının sigara ve alkol gibi kötü bir alışkanlığı yok, tabii toplumun genelinde de yok. Bu durumda geriye sadece ve sadece yediklerimiz kalıyor. Örneğin market ya da pazardan elma alıyorsunuz, aylarca evde duruyor ama hiçbir şey olmuyor. Eskiden bunlar ya çürürdü ya da kurtlanırdı. Şimdi ise sanki süs meyvesiymiş gibi, plastiktenmiş gibi öylece duruyor.

Peki, bu bağlamda risk taşıyan diğer gıdalar hangileri?

Şunu söyleyebilirim ki, tarım ilaçları meselesinde ülke çok ciddi bir sıkıntı içinde, çünkü bu konuda yapılmış gerçek analizler var.

Türkiye’de yapılmış araştırmalarda, insanların yağ dokusunda çok sayıda tarım ilacı artığı bulundu. Yani yemişiz ilaçlı sebze ve meyveyi, yağımıza geçmiş, yapışmış kalmış. Anne sütlerinde de tarım ilacı artığı bulunduğunu gösteren ciddi çalışmalar var.

Polikliniğimize başvuran çiftçilerle gerçekleştirilen bilgi alışverişi, buğdayda en az iki kez, mısırda dört kez ilaçlama yapıldığını gösteriyor, meyve ve sebzelere atılan ilaçlar konusunda ise kesin bir bilgi yok. Ziraat mühendislerinden aldığımız bilgiler, büyük meyve bahçelerinin, bir kerede hasat edilmesin diye ‘büyümeyi durdurucu’ ilaçlara da maruz kaldığını ortaya koyuyor.

Tarımda kullanılan ilaçların sadece bir bölümü dışarıdan temasla etkili olan ilaçlardır. Buna karşılık, giderek daha çok kullanılan ot ilaçları başta olmak üzere, pek çok ilaç sınıfı sistemik (bitkinin bünyesine alınıp içeriden etki eden) ilaçlardır. Tarımda ilaç kullanımı bir yere kadar gerekli olabilir. Ancak ilaçların “Daha çok ilaç daha bol ürün” düşüncesi ile kullanılmaları, ürünün ilacı bünyesinden arındıracak süreden erken toplanması, o üründe tarım ilacı kalıntısına neden olur.

Ülkemizin, kurallara en fazla uyularak yetiştirilen ihraç tarım ürünleri bile zaman zaman ‘tarım ilacı kalıntısı’ nedeniyle sınırdan geri çevrilmektedir. Kuşkusuz bu ürünler iç piyasaya veriliyor, üstelik iç piyasaya yönelik yapılan üretimde denetim de yok. Nitekim Tarım ve Köyişleri Bakanlığı (yeni adıyla Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı) defalarca dile getirilmesine rağmen tarım ilacı analizlerini açıklayamadı. Açıklama yapılmamasının nedeni, olasılıkla bu denetim ve analizlerin hiç yapılmıyor olmasıdır.

Tarım ilacı kullanımı ve kanser arasındaki ilişki, bütün dünyada ayrıntısıyla incelenmiştir. Tarım ilacı kullanımı ve kanser hastalığının görülme sıklığı arasında belirgin bir ilişki bulunmaktadır. Örneğin meme kanseri hastalarının meme dokularında bulunan tarım ilacı kalıntısı, sağlıklılara göre ‘anlamlı düzeyde’ daha fazladır.

Tarım ilaçlarının insanlar üzerindeki etkisi konusunda yapılmış araştırmalar var mı?

Ülkemizde ne kadar tarım ilacı kullanıldığı, meyve ve sebzelerde kalıntı olup olmadığı konusunda Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’dan yani yeni adıyla Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’ndan veri alamayacağımı anladıktan sonra, bir pazar günü hastaneye giderek İstanbul Üniversitesi bilimsel veri tabanı üzerinden, ülkemizde yapılmış, insanlarımızda ve çevremizdeki tarım ilacı kalıntıları konusunda araştırmaları taradım. Kullandığım anahtar kelimeler ‘pesticid, tissue, Turkey’ oldu. Bu araştırmayla ulaştığım sonuçlar tahmin ya da varsayım değil, doğrudan akademik çalışmalardı. Açıklığa çıkardıkları tablo ise ciddi bir felaketti!

Ülkemizden yayımlanmış ilk çalışmalardan biri Dağlıoğlu ve arkadaşları tarafından Çukurova’da yapılmıştır.

Bir diğer çalışma da Gazi Üniversitesi’nden Burgaz ve arkadaşları tarafından 1984-1985 yıllarında Ankara’da toplanan insan yağ dokusu örneklerinde tarım ilacı analizi içeriyor.

Bu çalışmanın tam metnine erişemesek de (malum, bilimsel dergi para istiyor), sonraki makalelerde bu araştırmada da dokularda tarım ilacı bulunduğu açıkça yazıyor. Aynı ekipten Karakaya ve arkadaşları, 1991-1992 yıllarını kapsayan bir analiz daha gerçekleştiriyor ve (aradaki süreçte bir zamanlar Nobel ödülü almış DDT’nin, aslında ne kadar zararlı olduğu anlaşılıp yasaklanmış olsa da) yağ dokularında tarım ilacı kalıntılarının sürdüğünü gösteriyorlar.

Bir diğer çalışma Çok ve arkadaşları tarafından, 1995-1996 yıllarında Manisa’da yine vatandaşlarımızın yağ dokusu örneklerinde yapılıyor ve DDT miktarının azalmasına karşılık, tarım ilacı kalıntısı bulunduğu saptanıyor.

Aynı ekip 1995-1996 yıllarında anne sütünde tarım ilacı düzeyine bakıyor, sorun aynen sürmekte; tarım ilaçları anne sütünde mevcut! Makalelerinin yorumunu “Daha ciddi önlemler alınması gerekli” diye bağlıyorlar.

Aynı yıl Hacettepe Üniversitesi’nden Ayaş ve arkadaşları, Göksu deltasında tarım ilacı kalıntılarını araştırıyorlar. Su kuşları açısından doğal rezervuar olan bu havzada (başta tarım alanları olmak üzere) ilaç kalıntısı tespit ediyorlar.

Bundan iki yıl sonra yine Hacettepe Üniversitesi’nden Barlas, Yukarı Sakarya Havzası su sistemi ve canlılarında tarım ilacı arıyor; su, zemin çökeltisi ve balık yağ dokularında buluyor. “Tarım ilaçları çevrede çok fazla olmasa da, besin zincirine girdiğinde birikici etki yapar” şeklinde yorumunu da makaleye ekliyor.

Barlas 2002 yılında da İç Anadolu’da aynı çalışmayı yürütüyor. Balıklarda yüksek miktarda tarım ilacı depolandığını ve bunun hastalık durumu oluşturduğunu belirtiyor. Yüksek miktarda DDT türevinin ‘hâlâ’ bulunmasını ise “1980’lerde yasaklanmış olmasına rağmen olası illegal kullanımının devam ettiği” şeklinde yorumluyor.

2003 yılında yayımlanan bir başka araştırmada ise Kahramanmaraş bölgesinde yaşayan kadınların sütlerinde tarım ilacı kalıntısına bakılıyor. Araştırma Belçika ile yapılan ortak bir çalışma. Bütün anne sütü örneklerinde olmasa da üçte birinde tarım ilacı artığı saptanıyor.

Çok ve arkadaşları, Ankara bölgesindeki kadınların sütlerinde yaptıkları 2002 yılına ait analizde ise DDT türevi tarım ilacı miktarının azaldığını saptıyorlar, ancak ilaç kalıntısı hiçbir zaman sıfıra inmiyor. Aynı yıl yayımlanan, Karadeniz’deki kirlenmeyi analiz eden araştırma da Akdeniz ve Ondokuz Mayıs Üniversitelerinin ortak çalışması. Özellikle Karadeniz’e açılan nehir yataklarından alınan örneklerde tarım ilacı tespit ediliyor.

2004 yılında kadın vatandaşlarımızın doku örneklerinden yapılan bir başka araştırmada ise ‘poliklorlu bifenil’ tarım ilaçları incelenmiş ve bunun bazı türevlerinin ‘endüstrileşmiş ülkelerden daha yüksek miktarda’ bulunduğu saptanmış.

2005 yılında Kahramanmaraş’ta yapılan incelemelerde yine balıklarda tarım ilacı kalıntıları saptanmış. Aynı yıl Uluabat Gölü’nde yapılan çalışma, 11 organoklorin tarım ilacıyla kirlenme olduğunu ortaya koymakta. Bu durum doğal olarak Bursa bölgesinin de kirlenmiş olduğunu gösteriyor.

Bir sonraki yıl erkek vatandaşlarımızın yağ dokularında yapılan bir diğer araştırma ise yine ‘dioksin’ benzeri ‘poliklorlu bifenil’ bulunduğunu gösteriyor.

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarında tarım ilacı kalıntısına yönelik erişebildiğimiz son iki çalışma ise Temmuz 2010’da yayımlanmış. Biri Adana Adli Tıp Morgu’ndan 82 vakadan alınan doku örnekleri. Örneklerin yüzde yüzünde (%100) tarım ilacı kalıntısı var ve kadınlarda erkeklere göre anlamlı derecede daha yüksek, yani kadınlar daha çok zehirleniyor. Çok ve arkadaşları tarafından yapılan diğer çalışma ise kısırlık sorunu olan ve olmayan erkekleri karşılaştırmış, hepsinde olmasa da bazı kısır erkeklerde tarım ilacı kalıntıları açısından anlamlı fark bulunmuş.

Adana’daki sonuçlar çok ilgi çekici! Bunun özel bir sebebi olabilir mi?

04.08.2010 tarihinde Dünya gazetesinde, ‘Tarım ilaçları konusunda “ülkemizden” tıbbi analiz sonuçları: Zehirleniyoruz!’ başlıklı yazım yayımlandıktan sonra, saat 10.00’da Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Başmüsteşarı Vedat Mirmahmutoğulları beni arayarak, çalışmalarının sürdüğü şeklinde genel bir açıklamada bulundu. Ne var ki yazıda yer alan ‘ülkemizden’ araştırma sonuçları bir ‘son nokta analizi’ özelliğini taşıdığından, yani insan dokularını ve anne sütlerini incelediğinden, açıklamanın da herhangi bir değeri olamıyordu. Bakanlık anlaşıldığı kadarıyla denetim görevini en az 20 yıldır layıkıyla yerine getiremiyordu.

Sorunun önemli bir parçası da kuşkusuz çiftçiye yol göstermesi gereken ziraat mühendisleriydi. Nitekim tarımla ilgilenen arkadaşlarımız, ziraat mühendislerinin tarım ilacı satanlarla ortak çalıştığına dikkati çekmekteydiler. Rahmetli Türkan Saylan’dan kalan ve kanser tedavisinde kullanılan hormon ilaçlarının bile “Bir hastanın ihtiyacını karşılayacağız” diye Adana’daki limon bahçelerine yollanmış olduğunu çok sonradan öğrendik.

Letrozol, bir aromataz inhibitörü olduğundan, olgunlaşmış limonun (ürünü alacak simsarı beklerken) dalda kalma ömrünü uzatırmış. Bu nedenle de eritilip limon ağaçlarına verilirmiş. Hatta zaman zaman Adana’da bu ilacı bulmak mümkün olmazmış. Ben de artık nezle olanlara nane-limon tavsiye etmekten tamamen vazgeçtim!

Yani limon alırken organik limonu mu tercih etmeliyiz?

Evet, bu daha güvenli bir çözüm olabilir.

Bireysel olarak, başka ne tür önlemler alabiliriz?

Şahsi önlem olarak size söyleyebileceğim sadece şu olur, endüstrinin elini bulaştırdığı ürünlerden kesinlikle uzak durun. Herkese bunu söylüyorum… Hazır çorbalar, margarinler, ekşimeyen yoğurtlar, bozulmayan uzun ömürlü sosisler ve benzeri ürünlerden kesinlikle uzak durun.

Peynirlerde de artık kesinlikle şirdan kullanılmıyor diyorlar, hatta GDO’lu katkılar kullanıldığını duyuyoruz. Sofralarımızın ‘baş tacı’ olan beyaz peyniri seçerken nelere dikkat etmeliyiz?

Peynir çok ilginç bir ürün, yani siz sütü alıp, hayvanın işkembesinin bir bölümünden kurutularak hazırlanmış şirdanı karıştırıp mayalıyorsunuz, sonra peynire dönüşüyor. Bu bağlamda ülkemizde her yörenin kendine özgü bir geleneksel peyniri var. Ama fabrikasyon ortamlarda üretilen peynirler için durum farklı!

Elimizdeki verilere göre, fabrikasyon ortamlarda üretilen peynirlerin büyük kısmı, Avrupa’dan ithal edilen genetiği değiştirilmiş organizmalardan (GDO) elde edilen enzimlerle üretiliyor. Bunlar peynir değil aslında. Piyasadan aldığınız taze kaşarlar, krem peynirler, tadı tuzu olmayan beyaz peynirler vb %100 natürel denen şeylere aslında ‘tağşiş’ deniliyor. Yani yenemeyecek bir şeyi yenilirmiş gibi göstermek! Endüstriden ziyaretimize gelen üreticilerden öğrendiğime göre, günü geçmiş olan süt, yoğurt ne varsa bunları toplayıp güzelce harmanladıktan sonra, gıda mühendisleri bu karışımı ‘bir şekilde’ krem peynir ya da taze natürel kaşar gibi bir formata sokarak piyasaya geri veriyorlar. Bu sistemin içerisinde üretilmiş ürünün ana özelliği, ‘taze’ diye adlandırılması…

Peki, Ezine tipi dediğimiz beyaz peynirler veya Trakya, Kars kaşarı gibi eski kaşarlar ya da Erzincan deri tulumu dediğimiz peynirler?

Onlarda muhtemelen oynama yapamıyorlar. Eski kaşarlar, Erzincan deri tulumu veya eskimiş Ezine peyniri gibi geleneksel usulde üretilmiş peynirler şimdilik güvenli görünüyor.

Bir de GDO’lu mısırdan elde edildiği söylenen nişasta bazlı (mısır şurubu) şeker konusu var. Prof. Dr. M. Canan Efendigil Karatay bir önceki bölümde şeker ve kanser ilişkisini bilimsel verilerle geniş bir şekilde açıkladı. Ancak GDO’lu şeker olarak bildiğimiz mısır şurubu ve kanser ilişkisi ile ilgili sizin eklemek istedikleriniz var mı?

Ülkemizde şeker kültürü, pancar şekerinden elde edilen sükroza dayalıdır. Sükroz her bir molekülünde bir glikoz, bir de früktoz içermektedir. Buna karşılık 2001 yılında yapılan bir kanun değişikliğiyle pancara dayanan şeker üretimine kısıtlama getirilmiş, mısır şurubuna bağlı üretim bütün dünyada olanın aksine %15’e çıkarılmıştır. Bu oran ABD’de %2 iken, Avrupa ülkelerinin çoğunda %0,5’in altındadır.

Türkiye’de bu üretimi destekleyecek kadar çok mısır yetiştirilmediğinden, bu kez meşhur GDO’lu mısırlar ithal edilmeye başlandı. Oysa mısırdan elde edilen şurupta, daha çok (glikozun dört misli) früktoz bulunmaktadır. Ülkemizde bütün meşrubat, bisküvi sanayinde ve ucuz tatlı yapımında mısır şurubu kullanılmaktadır. 29 Haziran 2011’de Resmi Gazete’de yayımlanan kararla, 2010-2011 yılında nişasta bazlı şekerler için 244.400 ton olarak belirlenen kota, Şeker Kurulu tarafından %50 oranında artırılmıştır.

Mısırdan elde edilen şurup, früktoz açısından çok zengindir. Früktoz, kandaki şekerin dengelenmesinde en önemli rolü oynayan insülin salgısını uyarmamakta, ‘doyum hissi’ oluşmadığından, bir yandan tüketimin artışına neden olurken diğer yandan sağlık açısından ciddi riskleri beraberinde getirmektedir.

Vücuda alınan früktoz, hızla bir yağ olan trigliseride çevrilmekte ve yağ dokusunda depolanmaktadır. Mısır şurubundan elde edilen yüksek früktoz içerikli şeker, iç organlarda ve karın içinde yağlanmanın en önemli nedenlerinden birisidir. Bu yağlanmanın ‘metabolik sendrom’ olarak bilinen tablonun oluşmasına ciddi katkısının bulunduğu kabul edilmektedir. Hatta bu durum ABD Başkanı’na bile rapor edilmiştir.

Mısır şurubuna bağlı olarak siroz, karaciğer kanseri, karaciğer ameliyatı ve nakli gereken hasta sayısı da artmaktadır. Nitekim şeker hastalığı ülkemizde son yıllarda ciddi bir artış gösterdi. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Diyabet Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. İlhan Satman başkanlığındaki ekip tarafından 2000 yılında, 24.788 katılımcıyla gerçekleştirilen ‘Türkiye Diyabet Epidemiyolojisi Çalışması’ (TURDEP) araştırmasına göre Türkiye’de diyabet hastası sayısı bütün nüfusun %7,2’si; %6,9 da gizli diyabet hastası var.

Dahası bugüne dek yapılan pek çok araştırma, doğalın dışına taşmış şeker metabolizmasının pankreas kanserine neden olduğunu gösterdi. ABD’de 88.802 kadının katılımıyla gerçekleştirilen Nurses’ Health Study’de 18 yıllık takip sonucunda çay şekeri (sükroz) pankreas kanseriyle ilişkili bulunmazken, früktozdan (mısır şurubu şekeri) zengin diyet, pankreas kanseri olasılığını istatistiksel olarak anlamlı bir biçimde artırmaktadır.

Çok geniş bir diğer araştırma olan Multiethnic Cohort çalışmasına ise Hawai-Los Angeles bölgesinde yaşayanlardan 162.150 kişi katıldı, sekiz yıl süreyle izleme sonucunda nişasta bazlı şekerde bol miktarda bulunan früktozun pankreas kanseri ile istatistiksel anlamlı derecede ilişkili olduğu gösterildi. Bu çalışamaya göre kilo fazlası olanlarda şeker alımı özellikle daha fazla risk oluşturmakta.

Toplam 482.362 kişinin kaydedildiği geçen yıl yayımlanan bir diğer çalışmada da (ülkemizde %15 kota verdiğimiz nişasta bazlı şeker früktoz) pankreas kanseriyle çok anlamlı biçimde (P=0.005) ilişkili bulundu.

Her üç araştırmanın da bilimsel gücü, ‘bu konuda bir bulguya rastlanamadığını’ söyleyen küçük kapsamlı vaka-kontrol çalışmalarına göre çok çok yüksek. Bunun en önemli gerekçesi araştırmaların ileriye dönük yapılmış olmaları ve yüz binlerce kişiyi kapsamaları.

Bu durumda genetiği değiştirilmiş organizmalara (GDO) karşı nasıl bir önlem alabiliriz?

GDO’dan uzak duracağız çünkü kanser yapma olasılığı çok yüksek. Kesin veri var mı? Hayır, yok ama bu kadar genetik anomaliye neden olan, düşük ve kısırlık yapan bir şeyin kanser yapmama olasılığı çok zayıf. Hangisi yapıyor bilinmiyor ama kanserler artıyor. GDO’ların dünyaya sunulması ile paralel bir artış var, bunu da kimse reddedemez. Yani en azından sigara benzeri kötü tecrübelerin, kötü örneklerin yaşanmaması için tedbirli olunmalı.

Beslenmemize yetecek kadar, hatta ihraç edecek ölçüde binlerce çeşit doğal gıdamız varken, cennet gibi verimli ülkemizde GDO’ya ihtiyaç yok. Hem kendimizi hem gelecek nesillerimizi hem de biyoçeşitliliğimizi korumak için, GDO’lu tohumların Türkiye’ye ithalatı bir an önce yasaklanmalı.

ÖZETLE…

Hibrit (melez), iki tane tohumun çiftleşmesi ile elde edilen yeni soya verilen ad. Ancak buradaki oynama tabiatın müsaade ettiği sınırlar içerisinde, yani doğal olarak birbirine gen aktarımı yapabilen türler arasında yapılıyor. Genetiği değiştirilmiş organizma (GDO) dediğiniz zaman ise durum farklı! Siz o bitkide hiç bulunmayan ve doğal yollarla da aktarılamayacak bir geni bitkiye aktarıyorsunuz. Yani olmayan bir geni, bir canlıya aslında olamayacağı biçimde naklediyorsunuz.

Glifosat ve benzeri tarım ilaçlarının, tavuk ceninleri de dâhil olmak üzere omurgalılar üzerindeki etkilerine bakıldı. Araştırma sonuçları çok önemli bir sorunu ortaya koyuyor! Glifosat, ciddi anomalilere neden olmakta. Embriyoların özellikle sinir sistemi etkileniyor, sinir dokusunun oluşumu bozuluyor. Kafa orta hat bozuklukları saptanıyor, aynı şey sırt bölgesindeki sinir dokusunun (omurga ve omurilik) kapanmasında da ortaya çıkıyor.
GDO’lu mısırla beslenen kemirgenlerde yapılan yeni çalışmalar, karaciğer ve böbreklerde ciddi hasarlar geliştiğini ortaya koydu. Etkilenen sistemler arasında dolaşım ve kan yapımı da bulunmakta.

Mesele besi hayvancılığındaki yem kullanımı olduğunda, örneğin tavukların kesim süresini dikkate alırsak, gösterilebilir hastalık gelişmesi için geçen süre yetersiz kalıyor. Ancak bu tür yemlerle beslenen hayvanların etini insanlar yediğinde, birikici bir etki söz konusu. Hayvanların en fazla birkaç yıllık yaşamında saptanamayacak olan hastalıklar, insanlarda elbet bir şekilde karşılık bulacaktır. Yapılan pek çok araştırma glifosat ve benzeri tarım ilaçlarının hormon sisteminin düzenli işleyişini bloke ettiğini göstermektedir. Bu tür etkiler ‘endokrin bozucu’ olarak adlandırılır.

Yediklerimizle kısırlık arasında yakın ilişki var. Kadın hastalıkları uzmanları yirmili yaşlarındaki genç kadınların hormonal profillerinin menopoza yakın değerler gösterdiğini şaşırarak açıklıyorlar, nitekim neredeyse her hafta bir yenisi açılan tüp bebek merkezleri bu vargıyı doğruluyor.

Türkiye’de yapılmış araştırmalarda, insanların yağ dokusunda tarım ilacı artığı bulundu. Yani yemişiz ilaçlı sebze ve meyveyi, yağımıza geçmiş, yapışmış kalmış. Anne sütlerinde de tarım ilacı artığı bulunduğunu gösteren ciddi çalışmalar var.

Tarım ilacı kullanımı ile kanser hastalığının görülme sıklığı arasında belirgin bir ilişki bulunmaktadır. Örneğin meme kanseri hastalarının meme dokularında tarım ilacı kalıntısı, sağlıklılara göre daha fazladır.

GDO’dan uzak duracağız çünkü kanser yapma olasılığı çok yüksek. Kesin veri var mı? Hayır, yok ama bu kadar genetik anomaliye neden olan, düşük ve kısırlık yapan bir şeyin kanser yapmama olasılığı çok zayıf. Hangisi yapıyor bilinmiyor ama kanserler artıyor. GDO’ların dünyaya sunulması ile paralel bir artış var, bunu da kimse reddedemez. Cennet gibi verimli ülkemizde GDO’ya ihtiyaç yok. Hem kendimizi hem gelecek nesillerimizi hem de biyoçeşitliliğimizi korumak için, GDO’lu tohumların Türkiye’ye ithalatı bir an önce yasaklanmalı.

Uzm. Dr. Yavuz Dizdar

İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi
Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı
Radyasyon Onkolojisi Uzmanı

e-posta: yavuz.dizdar@gmail.com
web adresi: www.yavuzdizdar.com

 

Paylaş

Katkı ve yorumlarınızı ekleyin