Genetik kirlenmenin geri dönüşü yok!

0
17

www.iyibilgi.com sitesi Türkiye’de ekolojik yaşam, ekolojik tarım, organik gıda gibi kavramların yerleşmesinde büyük katkısı olan, Buğday Derneği Başkanı Viktor Ananias ile görüştü. İşte Ananias’ın yeni tohum yasasından ekolojik pazara ve diğer sorulara verdiği cevaplar. Tarihi biraz eski olmakla birlikte her zaman güncel olan bu konu ile ilgili yazıyı ilginç bulacaksınız.

Genetik kirlenmenin geri dönüşü yok!

Bugünlerde, “ekolojik” , “organik” gibi kelimeleri çok sık duyar olduk. Bazı doktorlar, “şu şu sebzeleri yiyin ama mümkünse ekolojik olsun” diyorlar. Bu kavram ne anlamda kullanılıyor?

Ekolojik gıda dediklerimiz, doğal döngülerle uyumlu olan gıdalar. Doğal döngülerle uyumlu, sadece üretim aşamasında değil, üretimden sonra da uzun vadede bize bir şekilde hastalık getirmeyen, zarar vermeyen, doğaya zarar vermeyen üretim yöntemleriyle elde edilmiş ürünlere “ekolojik” diyoruz.

“Ekolojik” kelimesi bize biraz yabancı ve uzak bir kelime gibi görünüyor. Sanki Avrupa’da bilim adamları düşünmüş, bu ismi bir üretim şekline vermiş gibi bir his veriyor. Oysa bizim büyükannelerimizin, atalarımızın bin yıllardır yedikleri ilaçsız, hormonsuz, hayvan gübresiyle büyütülen her şey eskiden ekolojikti. Veya günümüzde, baba yadigarı domates tohumlarını suni bir ilaç veya gübre kullanmadan yetiştiren Ahmet Dayı’lar da ekolojik ürün yetiştirmiş oluyor değil mi?

“Ekolojik” kavramı, bunun doğal olarak, kendiliğinden yaşanması sona erdikten sonra ortaya çıktı zaten. Sanayi ve kimya gelişmemişken insanlar hormon, zirai ilaç, suni gübre gibi sağlığı tehdit eden tarım uygulamalarından uzaklardı.

Türkiye’de ekoloji kavramına iki farklı açıdan bakılabilir. Bir yandan geçmişten gelen, kendi kültüründe, kendi yaşam döngülerinin içerisinde bulunan ekolojik değerleri kaybediyor. Bütün dünyada aslında yaşamsal ve gerçek değerler, hayali değerlerle yer değiştirdi. Çok kısa vadeli çıkarlar için hareket edilmeye başlandı. Bu erozyon Türkiye’de de görülüyor. Kültürel ve biyolojik anlamda bir erozyon bu…

Gerçek değerlerimizi kaybederken, bir yandan da ekolojik yaşam konusunda bir bilinç uyanmaya başladı. Sadece Türkiye’de değil bütün dünyada ekolojik yaşam konusunda bir uyanış var. Bu uyanışın sebebi olarak kanserin artması gösteriliyor. Dünyadaki çeşitli sıkıntılar, ekolojik dengenin bozulması gösteriliyor. Ben ekolojik anlamda uyanışın, içimizden gelen bir arayış olduğuna inanıyorum.

1990’lara kadar Türkiye’de ekolojik hayat bir yana, ekolojik tarım da bugünkü kadar gündemde değildi. Geç sanayileşen bir toplum olarak bunun zararlarını da Avrupa’dan biraz geri kalarak fark ettik.

Ekolojik üretim yapan firma sayısı son yıllarda hızla artıyor. Peki bu ürünlerin tüketicinin eline geçene kadar geçen aşamalarında ne gibi süreçler ve kıstaslar söz konusu oluyor?

Bir kanunumuz var. Bu kanunda, ekolojik üretim yapılacak alanın sanayiye olan uzaklığı, kullanılacak toprağın ve tohumun özellikleri, biyolojik mücadele yöntemleri, kullanılacak tesisler, tarlanın sürülme ve sulama yöntemleri ile ilgili tarifler var. Ve bu tarifler sürekli geliştiriliyor. Ekolojik olabilmesi için üretimin bu standartlara göre yapılması ve bu standartları bilen bir denetim firması tarafından da kontrol edilmesi gerekiyor. Dolayısıyla çok açık ve belirli kurallar var.

Tüketici güvenebilir mi?

Yüzde yüz güvenebilir.

Siz nasıl kontrol edebiliyorsunuz?

Herhangi bir ürünün üzerinde organik, biyolojik ya da ekolojik terimlerinden biri yazıyorsa bu kanuna göre denetlenmiş olması gerekir. Bakıyorsunuz üzerinde ekolojik yazıyor, ama sertifikası yok. Sordunuz satıcıya… Üzerinde sertifikayla ilgili hiçbir şey yok diye. Hemen Buğday Derneği’ne ya da Bakanlığa bir şekilde bildirebiliyorsunuz. Hemen geri dönüş alıyorsunuz. O üründen numune alınarak da kontrol ediliyor.

Ekolojik tarımın en önemli parçası da kullanılan tohumlar olsa gerek… Uluslararası tohum şirketlerinin genetiğiyle oynanmış tohumları ülkemize sokma çabalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Biliyorsunuz, bu şirketlerin lobi faaliyetleriyle, TBMM’den tohumlarımızla ilgili yeni bir yasa geçti.

Tohum Yasası’nın yerel tohumculuğumuzu desteklemesi gerekiyor. Bütün yerel tarımsal, biyolojik çeşitliliğimize sahip çıkmamız ve onların tohumlarını doğru koşullarda sürdürmemiz gerekiyor. İkincisi, ülkemizde bütün bu biyolojik çeşitlilik varlığımızı tehdit eden genetiği değiştirilmiş organizmaların yaygınlaşmaması gerekiyor. Bunların hiçbir şekilde dikilmemesi gerekiyor. Çünkü genetiğiyle oynanmış ürünler (GDO’lu ürünler), çevresindeki ürünlerin de genetik yapısını bozuyor ve inanılmaz bir tehlike yaratıyor. Yani, bedellerini kimsenin ödeyemeyeceği bir tehlike yaratıyor. Genetik kirlenme demek, sizin yaşam formüllerinizin bozulması, çevrenizdeki yaşam formüllerinin bozulması demek… Bu geri dönülmez bir şey. Dolayısıyla onu istemiyoruz.

Yasa değişmeyecek diye bir şey yok. Anayasa bile değişiyor. Karar vericilere, eğer içerdiği tehditleri anlatabilirsek yasa da değişir…

Tohum Kanun Tasarısı’nın ülkemize faydalı hale gelecek şekilde değiştirilmesi için ilgili herkesin yapabileceği bir şeyler olmalı. Neler yapılabilir?

Sorgulamak birinci adım. Kendi günlük iletişimde inandığı şeyi ifade etmek, ikinci adım. Yani insanlar sadece toplantı salonlarında değil, bir taksiye bindiği zaman taksi şoförüyle, herhangi bir yetkiliyle karşılaştığı diyalog içinde olduğu insanlarla bunu paylaşırsa hem yeni şeyler öğrenme ihtimali var, hem de bildiği şeyler ile toplumu etkileme ihtimali … En etkin yayılım yolu bu. İnsanlar bir bunu yapmalı bireysel olarak, ikinci olarak da doğru bildiğini yapmalı. Tanıdığı köylülerin kendi ellerindeki tohumlarını saklamaya devam etmelerini sağlayabilir insanlar. Üçüncüsü de yapan kurumlara ve derneklere destek olabilirler. Mesela Buğday derneğine destek olabilirler. Çünkü bu fikirlerin kurumsallaşması önemli. Bireysel olarak savunmak bir yana, bir yandan da kurumsallaşması gerekiyor. Çünkü ulusal düzeyde bunların lobisinin yapılması, mecliste savaşın verilmesi, Brüksel’de anlatılması, çiftçilerin eğitilmesi gibi işleri kurumsal olarak yapabilirsiniz ancak.

Tekrar ekolojik ürünlere dönersek, Şişli’de ekolojik bir halk pazarı kurdunuz. Pazara ilgi nasıl?

İlgi çok iyi, çok memnunuz. Pazarı şu anda standartlaştırmaya çalışıyoruz. Ekolojik pazar kimsenin aklında yoktu. Herkes ekolojik ürünlerini dükkanlardan aldığı için, bu ürünlerin çok pahalı olduğunu düşünüyordu. Hâlbuki o dükkânların döngüleri çok düşük olduğu için önyargılar oluştu insanlarda. Ama halk pazarı ortaya çıkınca bu önyargılarını yıktı ve yıkmaya da devam ediyor.

“Gerçekten de, ekolojik ürün pahalıdır” diye bir şartlanma oluşmuş kafamızda.

Ekip arkadaşlarımız diğer pazarlarda satılan konvansiyonel ürünlerin fiyat ortalamalarını çıkarıyor her hafta. Ekolojik pazarda satılan ürünler konvansiyonel pazarlarda satılandan ortalama yüzde 20 daha pahalı oluyor. Hatta aynı fiyatta veya daha ucuz bile olabiliyor. Pazardaki fiyatlar derneğin kontrolünde. Oraya gelen her pazarcı ve çiftçi zaten sözleşmeli.

Ekolojik halk pazarına daha çok kimler geliyor ?

Pazara herkes geliyor. Çok çeşitli sebeplerden geliyorlar. Aldıkları ürünün lezzetini beğendikleri için gelenler var Destek olmak için gelenler, sağlığını düşündükleri için gelenler var. Hakikaten kırsaldaki o ürün çeşitliliğini ve özlemini düşündükleri için gelenler var. Çok farklı motivasyonlarla gelen insanlar var.

İstanbul gibi nüfusu 15 milyonu bulan bir kentte tek bir ekolojik halk pazarı yeterli mi? İhtiyaca cevap verebiliyor mu?

Değil. Çok fazla pazar kurulmalı. Düşüncemiz var ama ne kadar destek alacağımızı kestiremiyoruz. Toplum bizi ne kadar destekler, belediyeler bizi ne kadar destekler, insanlarımız bu işin önemli olduğunu ne kadar fark eder? Daha fazla pazarların açılması için emek vereceğiz, lakin bu pazarımızı biz laboratuar olarak ele aldık, bu pazarda öğrendiklerimizle Türkiye’de ekolojik pazar kurmanın kitabını yazmak istiyoruz. AB’de örnek olarak gösterildi ve oradan ekipler incelemeye gelecekler.

Avrupa’da ekolojik pazarlara bakış nasıl? Türkiye ile kıyaslayacak olursak neler söylenebilir?

Bizim pazarımız bence çok güzel. Oradakiler de güzel tabii. Bir de orada çok yaygınlaştı. İnsanların alım gücü de yüksek. Doğal olarak Batı Avrupa ülkelerinde tüketim daha fazla ve insanlar daha fazla talep ediyor. Sırf ekolojik ürünler satan süpermarketler var. Süpermarketlerin içinde ekolojik ürüne yer ayıranlar var. Onlar çok uzun bir gelişim döneminde bu işi geliştirerek ihtiyacın üzerine kurdular, biz de sadece ihracat için yetiştirirken şimdi yaşamımıza sokmaya başladık. Ben pazarlardan umutluyum.

Türkiye’de önemli bir misyonu üstlenen Buğday’ın kurucusu ve yöneticisisiniz. Buğday’a Türk halkı ya da ilgililer sahip çıkıyor mu? Buğday’ın sıkıntıları neler?

Aslında ilgi hep çok oldu. Katkı da çok oldu. Fakat mali sıkıntı çektik. Hep tanımlanandan daha fazlasını yaptık. Biz imkânları ölçüsünde iş yapan bir STK değil, ihtiyaca yönelik imkân yaratmayı amaçlayan bir STK’yız. Bu ne anlama geliyor? Fark ettiğiniz ihtiyacı karşılayacak imkân yok. O imkânları yaratmaya çalışıyoruz. Bazen başarılı oluyoruz mali kısmında, bazen olamıyoruz. Bu içerdeki insanları çok yoruyor. Buğday’da düzenli mali kaynak yaratma işi sıkıntı oldu şu ana kadar ama toplum bu işten anladıkça çok daha fazla destekleyeceğini düşünüyorum.

Paylaş

Katkı ve yorumlarınızı ekleyin