Gıdalar, ambalajlar, silahlar ve açlar!

0
44

Sofranızdaki gıdanın nasıl üretildiğini biliyor musunuz? Reklam ve ambalajlardaki mutlu ineklerin, sevimli tavukların gerçek dünyayla ne kadar bağdaştığını hiç merak ettiniz mi? Günümüzde gıda üretimi, mutlu insanların çalıştığı, hayvanların yeşil çayırlarda yayıldığı çiftlik manzaraları içerisinde gerçekleşmiyor. Tarım şirketleşiyor. Küçük çiftçiler yok oluyor ve köleleşiyor. Şu anda dünyadaki aç insanların üçte ikisini toprağından koparılmış küçük çiftçiler oluşturuyor.

Mebruke Bayram’ın bu önemli makalesini kaçırmayın.

Gıdalar, ambalajlar, silahlar ve açlar!

Kırsal alandaki nüfusun büyük bir kısmını küçük çiftçilerin oluşturduğu ülkemizde ve benzer azgelişmiş ülkelerde, köyler ve yeşil tarlaların oluşturduğu pastoral manzara henüz tam olarak geçerliliğini yitirmemiş durumda, ancak bu manzaranın içerisinde yaşayan insanların mutlu olduğunu iddia etmek biraz güç. Çünkü kırsal alan daha önce gelişmiş ülkelerde yaşanmış olan bir süreçten geçiyor: tarım şirketleşiyor. Kapitalist üretimin tarımsal alana hakim olmaya başlamasının bir sonucu olarak ortaya çıkan bu durum, gelişmiş ülkelerde bile tamamlanmış sayılmaz, ancak oradaki manzarayı tarif etmek, ülkemiz ve benzerlerinde yeni başlayan sürecin nereye varacağını görmemiz açısından faydalı olabilir.

Tarımın şirketleşmesi

Gelişmiş ülkelerdeki tarım, bir çeşit fabrikaya dönüşmüş arazilerde yapılıyor. Endüstriyel tarımsal üretimde kullanılan girdilerin büyük bir kısmı sentetik gübre, ilaç, tarım makineleri yakıtı, makinelerin bakımı, elektrik enerjisi, taşıma, dağıtım, tohum, sulama gibi kalemlerden oluşuyor. Üretimden kazanılan para da yukarıdaki girdileri edinmek için harcanıyor.

Harcamalardan geriye çiftçinin elinde kalan pay sözü edilmeye değmeyecek kadar az. Çiftçiler ürün alabilmek için büyük oranda yukarıda bahsedilen girdileri üreten şirketlere bağlı durumda. Çiftçi kendi arazisinde nasıl üretim yapacağına karar vermekten aciz, çünkü bir tekelle yaptığı sözleşmeye göre üretim yapıyor, hangi ürünü üreteceği, hangi tohumu kullanacağı, tarlasına hangi ilacı atacağı, hasadı ne zaman yapacağı firma tarafından belirleniyor.

Günümüzde tarım ve gıda alanında dev tekeller haline gelmiş; 8-10 ulusaşırı şirket, dünya gıda üretimi ve ticaretinin önemli bir kısmına hakim durumda. Altı şirket, dünya tahıl ticaretinin yüzde 85’ine hakim. Sekiz şirket kahve satışlarının yüzde 60’ını kontrol ediyor. Gıdanın yalnızca üretimi değil, dağıtımı ve nakliyesi de sözü edilen şirketlerin kontrolü altında. Özellikle insanların besin ihtiyacının büyük bölümünü karşılayan mısır, pirinç, buğday ve soya gibi gıdaları hakimiyetleri altına almak için büyük savaşlar veriyorlar. Sözü edilen savaşları kazanmak uğruna sergilenen davranışların, bildiğimiz savaşları kazanmak için yapılanlardan fazlaca bir farkı yok.

“Yeşil Devrim”

Bu savaşların gıda üretimi ve ticaretini nasıl etkilediğinden daha sonra söz edeceğiz. Ancak öncelikle pastoral manzaralı çiftliklerden, fabrika-çiftliklere nasıl gelindiğini anlamak için “Yeşil Devrim” sürecinden söz etmek gerekiyor.

“Devrim”den kasıt, tarımda yapay gübrelerin, yabani ot ve böcek ilaçlarının ve tarım makinalarının kullanılması sayesinde elde edilen rekor üretim artışları. Çarpıcı adından da belli olacağı üzere, “Yeşil Devrim” büyük bir propagandayla sunuldu. Dünya nüfusu hızla artmaktaydı, bu kadar insanı doyurmak için birim alandan elde edilen ürün miktarının artırılması gerekmekteydi. Tabii bu iş, tarım makinaları, kimyasal ilaç ve gübreler vb. araçlar yoluyla yapılacak, buğday, pirinç gibi çok tüketilen ürünlerde çaprazlama deneylerinin başarıya ulaşması sonucunda elde edilen yüksek verimli tohumluklar kullanılacaktı.

Ürün miktarında gerçekten çarpıcı artışlar sağlandı. Rekor ürün artışlarının yanısıra, tarım makinası, kimyasal ilaç ve girdi satan şirketler de rekor kazançlar elde ettiler. 19. yüzyıl sonlarından beri yavaş yavaş ilerlemekte olan kapitalizmin tarımsal alana hâkim olma süreci, 1970’li yıllara denk gelen “Yeşil Devrim”le birlikte yeni bir aşamaya geldi. Süreç, küçük firmaları, daha sonra da birbirlerini yutarak büyüyen firmaların tekellere dönüşmesi ve tarım sistemindeki egemenliklerini iyice pekiştirmesi, üretimden satışa kadar her türlü aşamaya hakim olmalarıyla sonuçlandı.

“Aç insanları doyurmak” gibi fiyakalı sloganlarla propaganda edilen yeşil devrim, üretimde elde edilen rekor artışlardan ibaret değildi elbette. Yüksek verimli tohumluklar ürün artışı sağlıyordu ancak iyi toprak, düzgün iklim koşulları, ayarında su ve güneş istiyorlardı, yani biraz fazla hassastılar. Fazla tane elde edebilmek için boyları kısalaştırılmış, bedenleri küt hale getirilmişti, bu yüzden fazla sulamaya gelemiyor, ancak az suda da yaşayamıyorlar, ayrıca geleneksel tohumların üç katı gübre istiyorlardı.

Bu tohumları kullanmak için sentetik gübre, haşere ve ot ilacı, sulama sistemi ve tarım makineleri kullanımı şarttı. Bu koşulları ancak ekonomik durumu iyi olan nispeten büyük çiftçiler yerine getirebildiği için yeni tohumluklardan onlar daha fazla yararlanabildi. Artan üretim, fiyatları da aşağı çektiği için küçük toprak sahipleri ve ortakçılar kendi aleyhlerinde gelişen rekabet ortamı nedeniyle büyük zarar gördüler.

Tarımsal alanda, gelir dağılımı adaletsizlikleri, toprak dağılımındaki adaletsizlik, sömürü ilişkileri, eğitimsizlik vb. sorunlar endüstriyel tarım sistemi gündeme gelmeden önce de oldukça yaygındı, yeşil devrim sayesinde zengin ve fakir çiftçiler arasındaki gelir farkı iyice arttı. Küçük çiftçiler, verimsiz ya da sulak olmayan topraklarda tarım yapanlar yoksullaşmaya, topraklarından çözülmeye başladılar.

Yeşil devrimin yarattığı yıkım yalnızca sosyal ve ekonomik alanla sınırlı kalmadı, endüstriyel tarımın kullandığı kimyasallar ve bazı teknikler büyük çevresel sorunlara yol açmaya başladı. Tarımsal üretimin bir çeşit fabrika-çiftlik haline gelmiş alanlarda yapılmaya başladığını söylemiştik. Küçük çiftçilerin toprağını yitirmesi ya da sözleşmeli tarıma teslim olarak kendi toprağında bir çeşit işçiye dönüşmesi sonucunda ürün çeşitleri belli alanlarda toplanarak çok geniş arazilerde tek tip olarak ekilmeye başladı. Böylece ürünlerin toplanması, işlenmesi, dağıtımı gibi konularda daha verimli sonuçlar alınabiliyordu.

Monokültür, yani tektipleşme; tarımsal zararlıların artması, piyasayı ele geçiren yüksek verimli tohumlukların yerel türleri yok etmesi ve tarımsal genetik çeşitliliğin azalması gibi sonuçlar doğurdu. Günümüzde tarım ürünlerindeki tektipleşme her geçen gün daha da artarak sürüyor.

Böcek ilaçları tarım açısından zararlı etkide bulunmayan böcekleri ve başka hayvanları da öldürmeye başladı. Ürünlerin belli alanlarda toplanarak ekilip dikilmesi araya taşıma mesafelerinin girmesine yol açtı. Buna tarlalarda kullanılan mekanik aletler de eklenince tarımda petrole bağımlı hale gelindi. Aşırı üretim, aşırı sulama gibi nedenlerle topraktaki besleyici maddeler azaldı, toprağın yoksullaşması, erozyon, verim kayıpları, tuzlaşma, alkalileşme gibi sorunlar ortaya çıkmaya başladı.

Özetle; yeşil devrim sayesinde, hayvanların koşturduğu yeşil çayırlar, mutlu insanların çalıştığı tarlalar yalnızca ürün ambalajlarının ve reklamların sanal dünyasında kaldı. Gerçek dünyada, soframıza gelen ürünlerin elde edilmesi için büyük bedeller ödeniyor, toprak ve su zehirleniyor, hayvanlar daha fazla et, süt ya da yumurta vermesi uğruna zulmedici koşullar altında hareketsiz bırakıldıkları, hapsedildikleri fabrikalarda gün ışığını hiç görmeden yaşıyorlar.

Açlar nasıl doyurulacak?

Yeşil devrim ve tarımın şirketleşmesi sürecinin ardından üretim artışları öyle bir hale geldi ki, yeni pazar arayışlarına girişilmesi ve bu pazarların yaratılması doğrultusunda bazı düzenlemelerin yapılması kaçınılmaz oldu.

1980’lerden bu yana, tarım konusuyla ilgili DTÖ, GATT, Tarım Anlaşması gibi uluslararası anlaşmalar yoluyla yapılan düzenlemeler bu pazar arayışının sonucu. Pazar da elbette dünya nüfusunun büyük bir kısmını barındıran azgelişmiş ülkelerden başkası değil. IMF ve Dünya Bankası programları ve DTÖ’nün uluslararası ticaret, korumacı ticari engellerin aşılması, gümrük tarifeleri vb. konulardaki dayatmalarıyla, özetle neoliberal politikalar yoluyla, azgelişmiş ülkelerdeki tarım sistemleri, gelişmiş ülkelerden gelen sübvansiyonlu tarımsal ürünler karşısında yavaş yavaş çökertilmeye başladı.

Uluslararası şirketler, tekellerini pekiştirmek için, gerek gelişmiş ülkeler gerekse IMF, DTÖ, DB gibi kuruluşlar yoluyla en acımasız uygulamaları hayata geçirmekten kaçınmıyorlar. Yüzbinlerce ürün uluslararası tarım tekelleri tarafından patent altına alınmış durumda.

Yeşil Devrim’in ilk yıllarına denk gelen 1974 yılında Roma’da düzenlenen Dünya Gıda Konferansı sırasında, ABD Tarım Bakanı Earl Butz yaptığı konuşmada geleceğe dair planı açık ediyordu. Butz, gıdanın aslında bir silah olduğunu söylüyor ve ekliyordu; “Gıda pazarlık sandıklarındaki en önemli araçlardan biridir. İnsanların size güvenip dayanmalarının, size bağımlı olmalarının ve bu şekilde sizinle işbirliği yapmalarının yolunu arıyorsanız, onları gıdaya bağımlı hale getirmek bana kalırsa mükemmel bir yöntem”.

Günümüzde ABD’nin gıda yardımları konusunda bu kadar hevesli olmasının nedenini de aynı durumla açıklayabiliriz. Buğday, soya fasulyesi, mısır gibi ürünlerdeki ihtiyaç fazlası o kadar yüksek düzeyde ki ABD, açlık sorunu yaşayan Afrika ülkelerine neredeyse zorla gıda yardımı yapmaya çalışıyor. Tabii ki zorla verilmeye çalışılan gıdalar genetiği değiştirilmiş gıdalar. ABD’nin Irak’a “demokrasi götürürken” alınan kararların büyük bir kısmının uluslararası şirketlerin Irak’a girişini ve oradaki hakimiyetini sağlamakla ilgili olduğunu unutmayalım. “Aç insanları doyurma” ülküsünü gerçekleştirirken yapacakları da bundan farklı olmayacaktır.

Gıda egemenliği

Gıda güvencesi ve gıda egemenliği kavramları tüm bu anlatılanlar yüzünden çok önemli. 80’li yıllardan bu yana IMF, DTÖ, DB gibi uluslararası kuruluşlar tarafından azgelişmiş ülkelere dayatılan tarım ve gıda politikaları sayesinde pek çok yoksul ülke gıda üretimi konusundaki egemenliğini kaybetmiş durumda, insanlarını gelecekte nasıl doyuracakları da belli değil. Açlık ve yoksulluğun değil azalması, artması tehlikesi ile karşı karşıyayız. Şu anda dahi, dünyadaki aç insanların üçte ikisini toprağından koparılmış küçük çiftçiler oluşturuyor. Tarımsal alandan çözülen yeni insanlar birer ikişer aynı gruba katılmaya devam ediyor.

Fazlalıklar

Tarımın şirketleşmesi süreci 80’li yıllardan bu yana adım adım dayatılan neoliberal politikalarla tüm azgelişmiş ülkelerde yavaş yavaş hayata geçiriliyor. Bu sürecin nereye varacağını tahmin etmek için yüksek bir öngörü sahibi olmaya gerek yok. Daha önce gelişmiş ülkelerde yaşanan sürecin aynısı azgelişmiş ülkelerde de yaşanacak. Yalnız bu sefer ödenecek bedel öncekinden daha ağır. Çünkü gelişmiş ülkelerde tarımın şirketleşmesi sürecinin yaşandığı yıllarda aynı zamanda bir sanayileşme süreci yaşanıyordu, toprağından kopan kırsal nüfusun bir miktarı sanayide istihdam edildi. Kalan nüfusun “isdihdamı” için, sonradan keşfedilmiş, göçlere açık, koskoca bir Amerika kıtası zor yetti.

Tarımın şirketleşmesini yararlı bulan bazıları büyük bir safdillikle benzeri bir sanayileşme sürecinin azgelişmiş ülkelerde yaşanacağını umuyor. Hatta kırsal nüfusun azalması gerektiğini, kentlileşmeyi, sanayileşmeyi vs. ateşli bir dille savunuyorlar. Ancak ortada ya büyük bir hesap yanlışı var, ya da bizim önemsediğimiz bir noktayı onlar önemsiz buluyor: Dünya nüfusunun yarısı küçük çiftçilerden ve kırsal alanda yaşayan yoksullardan oluşuyor.

Tüm iyimserliğimizi kullanıp bir tahminde bulunmaya çalışacak olursak; ekonomik büyümenin tüm dünyada “sürdürülebilir” olduğunu, dünya kaynaklarının “sınırsız”a yakın olduğunu, azgelişmiş ülkelerin ortalama yüzde 7 büyüdüğünü, hiç ekonomik kriz yaşanmadığını vs. varsaysak bile, ortaya çıkacak istihdamdan arta kalan, tarımsal alandan çözülecek ortalama 3 milyar insanı nereye koyacağımız meçhul.

İşte yukarıda sözünü ettiğimiz, gözardı edilen önemli konu bu. Onlar için sözü edilen insanlar zaten dünyanın sırtında bir “fazlalık”, gıda güvenliği vb. sorunlarda aldıkları tavrın bir benzerini de burada takınıp; “Bu bizim işimiz değil, biz mümkün olduğu kadar çok gıda satmakla ilgileniyoruz” deyiverecekler.

Yeni bir kıta keşfetme şansımız da olmadığına göre şapkamızı önümüze koyup düşünmeye başlamamızda fayda var; 3 milyar kadar “fazlalık” insanın kaderi ne olacak? Önümüzde fazla seçenek yok. Ya bu sürece direnip alternatif politikalar üreteceğiz ya da yeni bir gezegen keşfetmek için araştırmalara başlayacağız.

Mebruke Bayram

http://gdoceviri.blogspot.com/2007/06/gdalar-ve-silahlar.html

Paylaş

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here