İnsan sağlığında destek dokusunun önemi

0
45

Canlıların yapısında temel olarak iki ayrı bölüm vardır; bunlara parankim ve stroma adı verilir. Parankimi oluşturan hücreler ilgili doku ve organların işlevlerini sağlar. Fakat parankim hücrelerinin bir bütün olarak kusursuz çalışabilmesi, onun kurulu olduğu iskelete bağlıdır. İşte bu iskelete stroma ya da destek dokusu denmektedir. Ama maalesef modern denilen tıp parankim hücrelerinin fonksiyonları üzerine yoğunlaşmış olup destek dokularının işlevleri ile neredeyse hiç ilgilenmemektedir. Nitekim parankim hücrelerinin fonksiyonlarını işlevi ölçmeye yönelik yüzlerce tetkikin varlığına karşılık, organın çatı dokusunun, iskeletinin ne durumda olduğunu herhangi bir test hemen hemen hiç bulunmamaktadır. Halbuki kronik hastalıkları ortaya çıkışında destek dokusundaki bozuklukların rolü çok fazladır. Bültenimizin bu sayısını Uz. Dr. Yavuz Dizdar’ın Dünya Gazetesinde yayınlanan İnsan sağlığında destek dokusunun önemi konulu yazısına ayırdık.

İnsan sağlığında destek dokusunun önemi

Uzun süreden beri canlıların yapısına ilişkin bir şey yazmadım, yine kollajen meselesinden devam etmek istiyorum. Biyoloji, canlıların yapısında temel olarak iki ayrı bölüm tanımlamıştır, bunlara stroma ve parankim adı verilir. Parankim denen doku organın işlevini sağlayan kısmıdır. Örneğin karaciğerden söz ediyorsak, karaciğer hücrelerinin düzenli olarak oluşturdukları yapı (altıgen oluşumlar, bu geometriye dikkat edin) bunun parankimidir.

Ne var ki dokunun organize olması, yani bir bütün olarak kusursuz çalışabilmesi, onun kurulu olduğu iskelete bağlıdır, işte stroma denen yapı da dokunun iskeletini oluşturur. Dokunun işlev gören hücreleri bu çatı (matriks) yapısına yaslanarak görevlerini yerine getirirler. Bu çatı yapının büyük kısmını kollajen meydana getirir (insan vücudunun üçte biri kollajendir). Damarların iç yüzeyini döşeyen örtü (aterom plağı bunun bozulması sonucunda gelişir, kolesterol sadece aracıdır), kemiğin kalsiyumunun çöktüğü kıkırdağımsı özü, derinin gerginliğini sağlayan gergefi ve burada sayamayacağımız kadar çok çeşitlilikte destek dokusu kollajen liflerden meydana gelir.

Kollajenin ötesinde, çatının esnek olmasını sağlayan elastin adı verilen lifler ya da gerilime dayanıklı olmasını sağlayan (fibröz, fiber kelimesi de buradan gelir) başka lifler de vardır. Teşbihte hata olmaz, destek dokusu kanaviçenin işlendiği gergefteki beze benzer. Desen (parankim) gergefteki beze (stroma) işlenerek oluşturulur. Dolayısıyla sağlıklı bir yapı için her ikisi de çok önemlidir.

Tıp sağlığı işlev üzerinden ölçer, dokunun özüne bakmaz

Oysa modern tıp dediğimiz kavram, sağlıklılık durumunu işlevin doğru sürdürülüp sürdürülmediği üzerinden ölçer. Yani karaciğerin sağlıklı olup olmadığını araştırdığımızda karşımıza çıkan başlıca parametreler SGOP, SGPT ve GGT denen reaksiyonların normal sınırlarda olup olmadığıdır. Üstelik bu durum kana bakarak ölçülür, bağlantı noktası ise, hepatit gibi karaciğerin zarar görmesine neden olan durumlarda bu enzimlerin kandaki miktarının artmasıdır.

Bu yaklaşım son derece sığdır, zira çok sayıda karaciğer metastazı olmasına karşılık, değerler genellikle değişiklik göstermez ya da tam tersi, değerlerin çok arttığı ama herhangi bir sağlık şikayeti bildirmeyen çok sayıda hasta da mevcuttur.

Bizim ‘ckeck-up’ın ayağı yere basan bir kavram olmadığı saptamamız da bu gerçeklere dayanır. Tıptaki onca teknololojik ilerlemeye karşılık, biyokimyasal ölçütlerde son yirmi yıl içinde çok az değişiklik meydana gelmiştir. Oysa teknolojinin getirdiği otomatizasyon nedeniyle, bugün Amerika’nın herhangi bir kentinde bakılabilen kan tetkikleriyle, Anadolu’nun herhangi bir devlet hastanesinde bakılanlar arasında hiçbir fark yoktur, çünkü hepsi aynı teknoloji ve ‘ölçüm kiti’yle çalışır. “Teknolojinin ilerlediği, ama tıbbın ilerlemediği” savımız geçerlidir.

Oysa doğru işlev, sağlıklı bir çatı gerektirir 

İşlevi ölçmeye yönelik tetkiklerin bolluğuna karşılık, organın çatı dokusunun ne durumda olduğunu saptayan herhangi bir test bulunmamaktadır. Bizim görüntüleme yöntemi olarak bildiğimiz ultrasonografi, BT ya da MR, ancak gözle görülebilir düzeyde bir değişikliği (kist ya da yer kaplayan bir doku) ölçebilir.

Çatının sağlıklı olup olmadığını pratik uygulama açısından gösteren herhangi bir yöntem geliştirilmemiştir. Örneğin “osteoporoz pazarının” ayrılmaz parçası haline gelen kemik yoğunluğu ölçümü (bozacının şahidi olarak şıracı; yani dansitometri) kemiğin kalsiyum içeriğini ölçer, ama yapısının dayanıklı olup olmadığı konusunda bilgi vermez. Nitekim ilaçlar da kemiğin kalsiyum miktarını artırmaya yöneliktir, ama çatısı zaten eksik bir kemiğe kalsiyum çökmesi dokuyu güçlendirmez; tebeşirde de bol miktarda kalsiyum vardır, ama yumuşak ve kırılgandır. Yaşla birlikte artma eğilimi gösteren aort balonlaşmaları (anevrizmalar) ana atar damarın işlevini yapmasını engellemez, o yüzden genellikle başka bir tetkik yaptırırken rastlantı sonucu saptanır. Oysa elastik olması gereken bu dokunun bu şekilde genişlemesinin doku çatısında bir bozukluğa işaret ettiği aşikardır.

Kollajen matriks bilimsel anlamda aslında hayli detaylı araştırılmıştır, ama ne işe yaradığı konusunda çok az görüş mevcuttur, onlar da “evrimci” Batı biliminin “faydacılık” prensibi üzerine kuruludur: “Kemik iskelet ne işe yarar” sorusuna “duruşumuzu ve yürümemizi sağlar” dışında cevap veren birine henüz rastlamadım. Halbuki istiridye kabuklarının matriks yapısı da üç aşağı beş yukarı benzer prensiplerle oluşturulur, ama onlar yürümezler. Üstelik kemiğin özünün anlattığı çok şey vardır, kollajen kemikten ancak bir gün boyunca kaynatırsanız ayrıştırılır.

Matriksi oluşturan proteinler kollajen (jöle), elastin adı verilen dokunun esnekliğinden sorumlu bir diğeri ve güçlendirici fibröz dokudur. Bununla birlikte, matriks işlevsel dokunun içerisine doldurulduğu bir depo gibi değildir, dokunun işlevini sürdürmesinde önemli bir rol oynar. Örneğin kan yapan hücrelerin içinde bulunduğu kemik iliği, karaciğerin çatısı ya da bağırsağın bulunduğu destek dokusu, organların işlevleriyle doğrudan etkileşime girer. Kan damarının cidarında bir sorun olmasa bile, duvarı oluşturan elastik dokunun yapılamaması anevrizma adı verilen damar balonlaşmalarına neden olur. Bu balonlaşmalar hipertansiyon hastalarında doğal olarak daha kolay gelişir, ama neden hipertansiyon değildir (1).

Üstelik işlevsel doku ve matriksin yenilenme süreci derin bir farklılık gösterir. Organın işlevini sağlayan (parankim) dokusunun yenilenmesi son derece hızlıdır, destek doku ise (matriks) çok yavaş yenilenir. Bu sorunu en iyi gözlemlediğimiz durum kırıklardır.

Kemik dokusunun ilik hariç bütünü destek dokusundan oluşur. Bir kırık meydana geldiğinde bunun tamamen iyileşmesi aylar alır. Benzer şekilde, diz dönmeleri ya da ayak bileği burkulmaları da son derece uzun bir iyileşme sürecine tabidir ve aynen kırıktaki gibi alçı ya da atele alınmaları gerekir. Uzun iyileşme sürecinin bir nedeni bu dokuların iyi kanlanmamalarıdır, ancak kan damarı olmaması zaten destek dokusunun işlevi için zorunludur. Hemofili hastalarında eklemin içine olan kanamalar eklemlerin donarak oynak işlevlerini yitirmelerine neden olur.

Destek dokusu ana dokunun işlevini de belirler

Tıbbın ana eksikliklerinden biri organların asıl işlevlerini ölçmesi, ama destek dokunun ne durumda olduğunu hiç merak etmemesidir. Oysa organın işlevi destek doku tarafından belirlenir, destek dokusu “ıslah edici” bir işlev üstlenir. Örneğin siz kök hücreyi alır da, tamamen başka kaynaktan temin edilmiş kollajen matriks içerisine yerleştirirseniz, içine konduğu kollajenin etkisiyle kıkırdak dokusuna dönüşmeye başlar ve en sonunda doğrudan kıkırdak dokusunu geliştirir (2).

Bu yaklaşım günümüzde doku mühendisliği alanında kullanılmaktadır (mesela Trabzon’daki ATİ adlı merkez bu tür dokuları başarıyla üretmektedir). Dolayısıyla dokuyu oluşturan temel hücrelerin işlevlerinin genetik kodlarında olmadığı, ortam tarafından belirlendiği de açıklığa kavuşmaktadır: Hücreler, üzerlerinde bulunan moleküller aracılığıyla matrikse temas ederler ve o yönde değişime uğrarlar.

Vücutta kan, dokuların içinden aksa ve onları beslese de asla doğrudan temas söz konusu değildir, doku ve kan bir şekilde ayrıştırılmıştır. Kan ince damarın (kılcal, kapiller) içinde akar, oksijen, karbondioksit ve besleyici ya da atık maddelerin değişimi olur, ama asla doğrudan temas etmez. Özellikle testis ve beyin çok daha sıkı bir şekilde, “bariyerlerle” kontrol edilir, belli büyüklüğün ötesinde moleküller de dokuya geçemez.

Bariyerler de matriks dokusundan oluşur. Tıpkı eklemler gibi, testis de kanla doğrudan karşılaşırsa (travmaya bağlı iç kanama) işlevini yitirir. Tümörler söz konusu olduğunda ise bu damar yapısı ileri derecede geçirgendir (“ilaçlı film” denen kontrastlı BT, MR incelemelerinin mantığı, damarlanma ve damarın geçirgenliği üzerine kuruludur).

Eksik beslenmeye bağlı doku azması derin bir sorundur. 

Şimdi gelelim bu anlattıklarımızın bizim genel beslenme sorunu açısından değerlendirilmesine. Bağ dokusunu oluşturan amino asitlerin büyük kısmı vücutta yapılabilir, o nedenle beslenme kaynaklı bir bağ dokusu yetersizliğinin mümkün olamayacağı zannedilir. Ne var ki bu hesaplamaların hemen bütünü hızlı büyüme özelliği gösteren kemirgenler üzerinde ve dengelenmiş yemler kullanılarak yapılmıştır.

Oysa insan vücudu farklıdır, mesela kollajenin ana bileşenlerinden biri olan glisin adlı amino asidin beslenme açısından yetersiz kalma olasılığı yüksek görünmektedir (3). Bu amino asit etten ziyade kemiğin, tavuğun suyu ve paçada bulunmaktadır. Oysa değişen beslenme alışkanlıklarımıza bakıldığında, paça, gerçek tavuk (köy tavuğu, piliç endüstrisi buna “aromatik tavuk” diyor) ya da kemikli et yemeği tüketmediğimiz ortadadır. Yani “moderen şehir” hastalıklarının ortaya çıkışında “beslenme eksikliğine bağlı doku azması”, tahmin edeceğinizden daha derin bir sorun oluşturmaktadır.

20 Şubat 2013 Çarşamba 07:19 ve 27 Şubat 2013 Çarşamba 08:25, Dünya Gazetesi

Kaynaklar

(1) İnci S, Spetzler RF. Intracranial aneurysms and arterial hypertension: A review and hypothesis. Surg Neurol 2000; 53: 530-542.

(2) Bosnakovski D, Mizuno M, Kim G et al. Chondrogenic differentiation of bovine marrow mesenchymal stem cells (MSCs) in different hydrogels: Influence of collagen type II extracellular matrix on MSC chondrogenesis. Biotechnology and Bioengineering 2006; 93: 1152-1163.

(3) Melendez-Hevia E, De Paz-Lugo P, Cornish-Bowden A et al. A weak link in metabolism: The metabolic capacity for glycine does not satisfy the need f

Paylaş

Katkı ve yorumlarınızı ekleyin