D vitamini kardeş mi yoksa kalleş mi?

4
230

İnsanbu sitesinin editörü psikiatrist Dr. Kaan Arslanoğlu D vitamininin mevsimsel depresyon tedavisinin önemli olduğunu belirten bir yazı yazmış. Bazı psikiatristler buna şiddetle karşı çıkmışlar. (http://www.insanbu.com/a_haber.php?nosu=1557). Bültenimizin yazarlarından Dr. Onur Şahin de bu tartışmaya katılıp çok güzel bir yazı yazmış. Kaçırmayın

D vitamini kardeş mi yoksa kalleş mi?

Eski bir Romatoid Artrit(RA) hastası olarak; ‘şu hangimiz daha bilimsel?’ tartışmasına balıklama dalma ihtiyacı hissettim. Nereden çıktın sen diyenler de olabilir, piyangodan vurduğumu varsayın. Mini hayat hikâyemi anlatmadan önce şöyle hekimlik sıfatımı çıkarıp kenara koyayım. Yazının büyük çoğunluğunu hasta markası adı altında anlatayım ki dramatize etmek kolay olsun.

Küçüklüğümden bu yana hep alerjik hastalıklarla boğuştuğumu hatırlıyorum. Toza, böceğe, polene, akara, kokara, kısacası ne ararsanız her şeye alerjim vardı. Tabii bundan mütevellit ev ahalisinin beni odama zincirleyip yemimi vermesi de kaçınılmazdı. Dağa bayıra gidileceğinde hemen “Gidemez” damgası yiyordum. Niye? Çünkü her şeye alerjim vardı. Testte tespit edilememiş olabilirdi ama belki de uçan kuşa, kıkırdayarak gülen teyzelere, top oynayan çocuklara bile alerjim vardı.

Nitekim yüzümün gözümün kızarmalarını zamanla; ergenlik döneminde yaşadığım sivilce problemi ve akabinde gelişen seboreik dermatit aldı. Beraberinde yaşadığım follikülit sorunu için aldığım antibiyotik kutularının sayılarını hatırlamıyorum. Bir sürüntü alınır ve hadi bakalım kültüre edelim naraları ile gelen tahlil sonuçları veee sürpriz! “XXX bakterisi üremiş sende. O yüzden şu ilacı kullanacağız.” Evet, aradığımız suçluyu bulmuştuk. Benim bu işte bir payım olmadığına göre (Tabii pastadaki payımızı ben çok sonra anlayacaktım) suçlu o olmalıydı. Ya gizli düşmanlarımdan birisi kurnazca o bakteriyi oraya bıraktıysa? Hem kader kurbanı değil miydim? Tabii, dini ritüel minvalinde itinayla bitirilen antibiyotik sonrasında bendeki havayı görmeliydiniz. Folliküliti yenmiştik.

On beş gün kadar hastalığımla oldukça iyi anlaştık. Bir hafta daha geçtikten sonra saç diplerim yeniden kaşınmaya başladı. Hayır, canım olamaz. Ne alakası var ki? Biz daha geçen ay onu öldürmedik mi? Tabi tekrar doktor kapısını vurmalar ve yine tahliller, analizler ve yeni suçlular. “Bir öncekinde bunu kullandıysak, o zaman ben sana şunu yazayım. Bak bu çok güzel, daha etkili.” Sanki araba modeli tanıtıyor hanımefendi. Yine ve yeniden farklı ilaçlarla yapılan denemeler ve sonuç yine aynı. Başladığımız yere sürekli geri dönüyorduk. Mehteran marşı gibi. İki ileri bir geri…

Saçımdaki bu bitmek bilmeyen uzaylı istilasından bir şekilde sıyrılmayı başardım. İlaçlarla demeyi çok isterdim ama ne yazık ki bir herbalistin saç üzerinden uygulanan detoks kürleriyle kurtulabilmiştim. Ya da öyle sanmıştım. Hakikaten uzun bir süre kürleri düzenli kullandığımda cildim çok rahatlıyordu. Birçok problemim ortadan kalkmıştı. Malum dönem de geçtikçe sanırım vücudum bazı şeyleri daha kolay kontrol altına alır olmuştu.

Sağlık konularını evvelden beri seven ben diş hekimliği okumaya karar verdim ve girdik bir yola. 3 sene kadar sağlıktaki bazı çalkantılarımla beraber fakülteyi devam ettirdim. Ama ne olduysa 3.sınıfta oldu. Parmak eklemlerim şişmeye başladı. İyi de ne oluyordu böyle birden bire. Tabii aslında böyle birden bire gelmemişti. Ben vücudumun bana arada sırada verdiği sinyalleri yorumlayamamıştım. Eklemlerimdeki ufak ağrılar, sürekli yorgun oluşum, uyku hallerim… Sonra birkaç hafta içinde hastalığım atağa geçti. Neredeyse tüm eklemlerim ağrıyordu. Aman Allah’ım! Mecburen izin alıp duruyordum fakülteden. Sonra istemeye istemeye de olsa doktora gittim.

İlk gittiğim doktor RA teşhisi koydu. Sonra başka sendromların tespitini yaptırmak için büyük şehirlerdeki profesörlerin peşinden koşturdum. Üniversiteye geldiğimde unvanların o kadar da önemli olmadığını görmüş olsam da insanoğlu işte. İçgüdüsel olarak etiketi fiyakalı insanlara yöneliyorsunuz. Sonra RA’nın peşine bir de Sjögren eklediler ama ben tükenmiştim. En sonunda önüme çeyiz sandığı gibi dizilen ilaçlar ve yine beni benden alan, bir ben var benden içeri durumuyla karşı karşıyaydım.

Antienflamatuar ve antiromatizmal ilaçları bir hafta kadar kullandım, sabahları yataktan tam anlamıyla kalkabilmem birkaç saatimi alıyordu. Parmaklarımın açılması çok uzun sürüyordu ve sürekli ağrılıydı. İlaçları kullandım kullanalı şikâyetlerim azalmıştı ama içimi kemiren bir şeyler vardı. Hep geçmiş tecrübelerim aklıma geliyordu.

Sonra oturdum ve ne yaptığımı düşündüm. Bu böyle nereye varacaktı? Ben niye lanetlenmiştim? Sebebini sorduğumda hep “Genetik” yanıtını almaktan usanmıştım. Bu yanıt beni rahatsız ediyordu çünkü sülalemde benden başka RA olan yoktu, benzeri bir hastalığı olan bile yoktu. Hal böyle olunca “Evlatlık alınmış olma ihtimalim” giderek yükseliyordu.

O zaman başka bir şeyler de olmalıydı. Niye evrenin zayıf halkası ben olayım ki? Nihayet anılarımı biraz yoklayınca bazı sağlam delillere ulaşmıştım. Uzaklarda bir yerlerde doğal ortamda yaşayan, 100 yaşına basıp hala kendi işini yapabilen insanlar vardı. Peki, onlar şanslı olanlar mıydı? O zaman hemen kendi düşüncemi çürüttüm. Hayır! O insanlar hep vardı ama ben doğru yerden bakmıyordum.

Her şeyi genetik kıskacına alan 21.yüzyılın bilim akımı kendi günahlarımızdan doğan hastalıklara bile bir kulp bulmuştu. Tabi canım, her türlü fabrikasyon gıda yiyen, fast foodun dibine vuran, saatlerce bilgisayar başında hareketsiz oturan ben niye günahkâr olayım ki! Suçu genetiğe yükleyip evde birilerinin sizin için hazırladığı ilaçları düzenli olarak almak çok kolay ve sorumluluğu üzerinizden atmak için çok ideal bir yol. Çünkü fakültede iyice öğrenmiştik. Bu tür hastalıklardan kaçış yoktur. Onlar sizi bulur ve tüketir. Sizin tek yapabileceğiniz ilaçları kullanmak ve hastalık semptomlarını hafifletmektir. Bize sadece elmanın yerçekimi sayesinde düştüğü öğretildi. Düşerken onu yakalayabileceğimizi, düşmesinin önüne geçebileceğimizi kimse öğretmedi.

Doğada her hadisenin bir sebebi olduğuna göre bunun da mantıklı bir açıklaması bir yerlerde olmalıydı. Sömestr tatili boyunca internetin altını üstüne getirdim. Sayısız hastanın tecrübesini okudum ve kafam çok karıştı. Bir şeyleri kaynatıp içerek şikâyetlerinin azaldığını söyleyen bir sürü kişi vardı ama benim aradığım bu değildi.

Sonra bir şekilde, tamamen tesadüfen Ahmet Aydın hocamızın taş devri diyeti kitabıyla tanıştım. Samimi olarak söylüyorum, ilk tepkim ”Yok artık, saçmalamışlar?” oldu. Önyargı ile başladığım kitabı bir gecede soluksuz okuyarak bitirdim. Tabi evde şok halinde yavru ördek modunda dolaşmakla geçti bir saatim. Sonra çok ciddi bir karar alarak tamamen uygulayacağımı tüm ev ahalisine (ben, balıklarım ve iki muhabbet kuşum) duyurmuş oldum.

Zaten daha fazla etki etmeyen ilaçları bir kenara bıraktım ve diyeti uygulamaya geçtim. D vitaminimi de hızlı bir şekilde tahliller sonucu yerine koyduktan sonra şişliklerimin geçmesi tam tamına 2 haftamı aldı. Şöyle genel manada toparlanmam ise 4 haftamı aldı. Sonra cilt problemlerim, uyuşukluğum, uyku hallerim ve diğer problemlerim birkaç ayda tamamen yok oldu.

İtiraf edeyim bir yandan inancım tamdı ama diğer yanım çekiştiriyordu beni. Tesadüf olduğuna inancım gittikçe kuvvetlenmeye başladı ve ben diyeti kısmen bırakma kararı aldım. Kısmen diyorum çünkü canım ekmek yemek falan istemiyordu artık. İlk kahvaltıda çaya şeker attım ve neredeyse kusuyordum. Ben farkında olmadan tat algım tamamen normalleşmişti. Yine de tahılları kesmeyerek kısmi diyetle yoluma devam ettim ve bazı sorunların yine baş gösterdiğini gördüm.

Diyetime yine döndüm ve belirtiler yine kısa sürede ortadan kayboldu. Artık emindim, elektrik düğmesini açıp kapatmaya benziyordu bu. Lambanın sönmesini istiyorsam düğmeyi kapatmalıydım. Yani lambanın genetiğinde yanmak yoktu, istenildiğinde yanmak vardı. Yani kendiliğinden hiçbir şey gerçekleşmiyordu. Evet, bir genetik dayanak mutlaka var fakat genetik dediğimiz mahlûk benim gözümde lambanın yanabilirliğidir. Onu yakan bizim alışkanlıklarımız.

3 yılı devirdim. Hiçbir şekilde eklem ağrısı çekmiyorum, diğer hastalıklarımdan eser yok. Ben iyileştim diyorum ama bazı muzip tıp hekimleri hâlâ kabul etmeyip remisyona girmişsindir diyorlar. Öyle bilmek isteyen öyle de diyebilir. Fark etmez, yaşadım ve sağlığımın nerede olduğunu net olarak görebiliyorum. Vücudumu tam anlamıyla tanıyorum. Yaşadıklarımı ve öğrendiklerimi, Ahmet Aydın’ın bilgilerini olabildiğince çok hastaya, hastama ulaştırmaya çalıştım. Bugün itibariyle, bundan büyük ölçüde faydalanan çok kişi(hipertansiyon, diyabet, romatizmal hastalıklar vb. kronik dejeneratif hastalıkların tamamı) gördüm, biliyorum. Süreci bizzat yaşadığım için hastalarıma rehberlik de ettim.

Hastalığımı atlattıktan sonra bazı şeyleri daha iyi kavradım.

—Artık çaresizlikten farklı yöntemleri denemiş olan kimseleri asla azarlamıyor ya da yermiyorum.

Elimizde kırık bir testi varsa (Vücudumuzu sağlıklı koşullar altında muhafaza etmiyorsak) onu doldururken tas mı, kova mı yoksa tanker mi kullandığımızın hiçbir önemi olmadığını öğrendim. Zira bedeni sağlıklı kılmadıktan sonra ilaç mı yoksa bitki mi kullandığımızın bir önemi yok. Testiyi onardığımızda ise her şeyin kendiliğinden düzeldiğini öğrendim. Mikroplardan kaçamayacağımızı ama direncimizi kazanarak onlara karşı durabileceğimizi öğrendim.

—Kalıp düşüncelerin dışında fikir belirtenler hakkında ön yargılı olmamayı; onları okumayı, dinlemeyi öğrendim. “Aslında herkes hatalı fakat bir adam doğru olabilir. Çoğunluğun dünyayı düz sanması bunu doğru kılmadı.” Mike Mentzer

—Sorgulamanın günah olmadığını öğrendim. Muhakkak ki, hiçbirimizin hiçbir zaman nihai gerçekliğe ulaşamayacağını, bu nedenle her fikrin sorgulanması hatta yerden yere vurulması gerektiğini öğrendim. “Herkes tarafından her yerde doğru kabul edilen şey, neredeyse kesin olarak yanlıştır.” Paul Valery

Eğer ki ben, yeterli kanıt yok diye şu an ayak direyip, böyle bir işe kalkışmamış olsaydım çok yüksek olasılıkla RA ordusuna katılmış olacaktım. Sürekli olarak kadere boyun eğip, hep bir kurtarıcı veya sihirli değnek bekleyerek geçecekti hayatım. Düşünsenize sahip olabileceğiniz kudretten bihaber, süper bir bitkinin keşfi ya da mucize bir ilaç tasarlanmasını bekliyorsunuz. Üzgünüm ama böyle bir şey olmayacak. Hasta olarak üzerimize düşeni yapmaksızın sorumluluğu başka somut ya da soyut nesnelere yükleyerek yakayı sıyırmamız mümkün değil.

Bana göre Ortaçağ Avrupası’nda, ortaya çıkan sorunları cadılara yüklemek neyse, 21. yüzyılda hastalıkların sebebini genetiğe yüklemek odur. Pastada çoklu bir pay olduğunu kabul etmez isek yapabileceklerimizin de farkında olamıyoruz. Ya da işimize gelmiyor da olabilir. Yapma doktor ya, ne güzel suçu genetiğe yıkmak dururken nereden çıktı bu diyet, egzersiz!

Her gıda katkı maddesinin alenen alınmasını ben de doğru bulmuyorum. Ancak güneşten alınan bir vitaminin noksanlığı sonucu tamamlanması neden yanlış olsun ki? Kusura bakmayın ama güneşin, temiz havanın, temiz suyun aklanması için bilimsel çalışmalara ihtiyaç yok. Yarasagillerden olmadığımıza göre birçok canlıda olduğu gibi D vitaminine ihtiyacımız var. Kanda olması gereken seviyeyi tartışabiliriz ona amenna, ama varlığıyla yokluğu arasında anlamlı fark olan bir vitaminin ideal seviyelere getirmeye çalışan kişilere bilim kurulları ihtar versin diyemeyiz.

İnsanoğlu onca savaşa, kıtlığa ve doğal afete rağmen bugünlere bu halde gelebildiyse demek ki bazı şeyler doğru yapılıyordu. Geçmişe öcü gözüyle bakıp yapılan her şeyi “Bilimsel değil” yaftası ile çarmıha gerersek eyvah eyvah. Biraz da doğru yapılmış olan şeylere odaklanalım. Bilimde karşılaştırmanın da yeri çok büyüktür. Yüzyıl önce başımıza pek fazla gelmeyen bir şey bugün çok sık görülüyorsa değişen bir şeylerin varlığı aşikârdır ve sorgulanmalıdır. Net bir cevaba ulaşma kaygımız da olmamalı. Bilgiler ortaya konmalı ve kişiler tarafından yorumlanmalıdır.

Kaan Arslanoğlu’nun son yazısında belirttiği gibi bilimsel çalışmaların çok şey olduğunu ama her şey olmadığını söylemek istiyorum. Gözlem ve deneyimlerin de bilimde yeri var. Biyoloji ne yazık ki matematiksel bilimler gibi net bir gerçekliği gözler önüne seremez. Biyolojinin sonuçları 2×2=4 deneyinden yüz kat daha şaibelidir ve doğası gereği böyle de olmak zorundadır.

Nitekim yorumlama da çok önemlidir. Zira olay yerinde bulduğunuz her kişi suçlu olmayabilir. Yakaladığınız kişi, sivil polis, katil, kavgayı ayırmaya çalışan kişi, sanık, tanık ve hatta tamamen olayla alakasız, sadece ve sadece oradan geçmekte olan bir kişi olabilir. Eğer her bulduğumuza suçlu bu diyeceksek, hemen her enfeksiyonda yükselen WBC’yi de düşürmek için alternatif yollar üretmenin peşine düşmemiz gerekir. Eğer üzerinde çalıştığımız molekül ya da hücrenin işleyişini anlayamıyorsak onun hakkında verdiğimiz tüm hükümler anlamsızdır. Bu yüzden her gördüğümüz sakallıya dede dememek, her bilimsel çalışmayı kucaklayıp bağrımıza basmamak gerek. Böyle yaparsak nefsi müdafaayı cinayetten, beyazı siyahtan, yazıyı turadan ayıramayız. Yazıyı, Ben Goldacre’in bir cümlesiyle bitirmek istiyorum. “Bir para alıp yüz defa yazı tura atıyorum ve sonuçların yarısını sizden gizlememe izin veriliyor. Bu durumda sizi elimdeki paranın iki yüzünün de tura olduğuna ikna edebilirim.”

Saygılarımla.

Onur Şahin

 

Paylaş

4 YORUMLAR

  1. Öncelikle yazınızdan dolayı tebrik ederim.Yazmış olduğunuz yazı birçok insanın yaşadığı duyguları anlatıyor. Bende sjögren sendromu hastasıyım ve aynı şeyleri çok duydum.Ayrıca alerjilerin hemen hepside var. Mesleğim gereğide (Peyzaj mimarı) sürekli hapşırma,öksürme,burun akıntısı gibi bir hal durum üzere yaşıyorum. Ayrıca troidlerin yetersiz çalışması da var. Anlayacağınız genetik denilen tüm kronik rahatsızlıklar mevcut. Ahmet Aydın hocanın Taş devri diyeti kitabını aldım okudum ama bir türlü yapmaya cesaret edemedim. Bu yazdıklarınızdan sonra denemeye değer buldum.Teşekkürler..

  2. Merhabalar;
    Bende de hipermobilite sendromu var. Eklemlerin fazla esnekliği. Kesinlikle genetik olduğunu ve bir tedavisinin olmadığını, vücudumun kolaylıkla incinebileceğini, eklem sıvılarımın erken bitebileceğini, yaşam tarzıma, hareketlerime sürekli dikkat etmem gerektiğini söylediler. Sırtım da belimde ve eklemlerimde zaman zaman ağrılar oluyor. Kolum falan çıkıyor mesela. Bu konuya yazı sahibinin bir yorumu var mı?

Katkı ve yorumlarınızı ekleyin