Kan kolesterôlünü düşürmek enfarktüs riskini azaltır mı?

0
11

Bultenimizin bu sayısının konusu, yazarlarımızdan Serkan Yimsel’in yakında “Hayy Yayınları”ndan çıkacak “Doktorunuzun ve Medyanın Sağlıklı Beslenme Üzerine Size Söylemedikleri!” adlı kitabından alındı.

Bildiğiniz gibi hâkim görüş kolesterolden zengin gıdaların (süt, yumurta, et, tereyağı, iç yağı, kuyruk yağı vb) kan kolesterolünü yükselttiği; yükselen kolesterolün ise damar sertliğine yol açarak enfarktüs ve felçlere yol açtığı yönündedir. Acaba gerçek böyle mi? Yimsel yazısında bir tabu haline gelmiş bu konuyu irdeliyor. Yazıda bahsedilenler bültenimizi yakından takip edenler için sürpriz değil ama bültene yeni başlayanlar için çok şaşırtıcı. Evet putlar yine kırılıyor!

Kolesterôl nedir ve ne işe yarar?

Kolesterôl kelimesi bugün en az yağ kelimesi kadar tüketicileri korkutan bir beslenme terimi haline gelmiştir. Yumurta dâhil birçok hayvansal gıda, kolesterôl içerikleri nedeniyle ya çok az tüketilir, ya da diyetimizden çıkartılır olmuştur. Bunun nedeni, vücuttaki yüksek kolesterôlün, gelecekteki bir kalp damar rahatsızlığının en önemli belirtilerinden birisi olduğu yönündeki iddialardır.

Acaba diyetle alınan kolesterôl, vücuttaki kolesterôl artışının gerçek sebebi midir, yoksa bu artış daha başka faktörlere mi bağlıdır? Ayrıca kan kolesterôl seviyesinin diyet ve ilaçlar ile kontrol altına alınması, bizi koroner hastalıklara karşı koruyacak mıdır?

Bu soruların yanıtlarını vermeden önce, kolesterôlün ne olduğunu ve ondan bu kadar korkmak gerekip gerekmediğini açıklayalım. Doktor Cemil Demir’in “Yumurta Kolesterôl Suçlusu Olabilir mi?” başlıklı yazısında da belirttiği gibi kolesterôl, hayvansal organizmalarda çok önemli işlevleri yürüten, moleküler ağırlığı yüksek, karaciğer dâhil birçok doku hücresinde üretilen bir alkol türevidir (1,2).

Kolesterôl, ancak hayvansal organizmalarda üretilebildiği için, bitkisel kaynaklı besinlerde bulunamaz. O nedenle marketlerde satılan bitkisel yağların şişelerinin üzerinde sıklıkla okuduğumuz “kolesterôlsüz”, “düşük kolesterôl” ya da “sıfır kolesterôl” gibi ibareler, satışı arttırmaya çalışan, mantıksız ve gereksiz iddialardır.

Kolesterôlün vücutta aldığı belli başlı görevler şunlardır (2, 3, 7);

1- Kolesterôl, doymuş yağlar ile birlikte hücre zarına gerekli sertliği ve stabiliteyi verir. Diyetle alınan hayvansal yağlar yerini tamamen bitkisel yağlara bıraktığında, vücuttaki hücrelerin zarları yumuşak bir yapı haline gelmeye başlar. Bunun önüne geçmek için vücut, yani dokuları yeniden sertleştirmek için kandaki kolesterôlü kullanır. Bitkisel yağlar kullanılmaya başlandığında serum kolesterôlünün geçici olarak düşmesinin nedeni de bundandır.

2- Kolesterôl östrojen, testosteron ve adrenalin gibi stres düzenleyici ve seksüel belirleyici özelliği bulunan hormonların hammaddesidir. Bu hormonlar vücudu strese ve kanser gibi hastalıklara karşı korurlar.

3- Yağda eriyen bir vitamin olan ve vücutta kemik gelişiminin kontrol edilmesi, sinir sisteminin düzgün fonksiyonu, büyüme, mineral emilimi, insülin üretimi ve bağışıklık sistemini kuvvetlendirme gibi hayâti görevlere sahip D vitamini kolesterôlden üretilir.

4- Besinlerle alınan yağların sindirilmesini sağlayan safra tuzları, yine kolesterôlden üretilir.

5- Kolesterôl, vücudun bir bakıma antioksidanı gibidir. Kalp damar hastalıklarına ve kansere yol açan serbest radikallerin hasarlarını önlemek için vücut, kolesterôlü kullanır. Yaşlandıkça kolesterôl seviyesinin doğal olarak artmasının nedeni, artan serbest radikal aktivitesidir.

6- Beyindeki serotonin reseptörlerinin düzgün fonksiyonu için kolesterôle ihtiyaç vardır. Serotonin, bir bakıma vücudun doğal “kendini iyi hissetme” ilacıdır. Düşük kolesterôllü bir diyet uygulayan deneklerde bu nedenle saldırganlık, mutsuzluk belirtileri ve intihar girişimleri daha sık görülmüştür.

7- İnsanoğlunu 2,8 milyon yıllık bir evrim süresince ayakta tutan en önemli besin maddesi olan anne sütü, kolesterôl açısından çok zengindir. O nedenle özellikle çocukların beyin ve sinir sisteminin düzgün gelişebilmesi için kolesterôl çok önemlidir.

8- Gıdalarla alınan kolesterôl, sindirim sistemi organlarının iç çeperlerini sağlamlaştırarak, aşırı besin geçirgenliği olarak bilinen “Leaky gut” sendromu hastalığına karşı vücudu korurlar.

Serum kolesterôlü neden yükselir?

Birçoğumuz, kolesterôlü yüksek yiyeceklerin, vücudumuzun serum kolesterôl seviyesini arttırdığını sanır. Ancak araştırmalar, diyet ile gelen kolesterôlün, vücut kolesterôl seviyesine çok az tesir ettiğine işaret etmektedirler. Bu konuda Doktor Cemil Demir, Prof. Doktor Mary Enig ve Prof. Doktor Uffe Ravnskov görüş birliğindedirler (1, 3, 4).

Bu araştırmacılara göre vücut kolesterôl seviyesinin artması ya da azalması, vücut ağırlığındaki önemli değişiklikler, psikolojik strese, fiziksel aktivite ya da sigara kullanımı gibi yıpratıcı ve serbest radikal aktivitesini arttırıcı faktörlere bir cevap olarak gelişmektedir.

Kolesterôlü yüksek yiyecekler, bildiğimiz gibi hayvansal kaynaklı yiyeceklerdir. Bunu daha kolay açıklayabilmek için, egzersiz ve beslenme uzmanı Paul Chek’inbir çift göz” kuralını kullanabiliriz (5). Öyle ki eğer yediğiniz besin, gözleri olan bir varlıktan geliyor ise kolesterôle sahip demektir. Sığır, hindi, tavuk, balık hatta ve hatta karides bile bir çift göze sahiptir.

Eğer bu besinlerin bol tüketilmesi, serum kolesterôlümüzdeki yükselmenin asıl nedeni olsaydı, bu tür besinleri en çok tüketen toplumların serum kolesterôllerinin zirveye çıkıyor olması gerekirdi. Hâlbuki önceki bölümde bahsettiğimiz Afrikalı yerliler ve Masai halkı üzerinde yapılan deneylerde yedikleri onca hayvansal gıdaya rağmen bu insanların serum kolesterôl seviyeleri 170 mg/L üzerine çıkmamaktadır (4). Bu da neredeyse ortalama bir batılı orta yaşlı insanın serum kolesterôlünün üçte ikisi değerindedir.

Profesör Doktor Ravnskov’a göre diyetimizdeki kolesterôlün kontrol altına alınması, kan kolesterôlü seviyemizi ancak yüzde 0 ila yüzde 4 oranları arasında etkileyebilmektedir (4). Bu değerin daha fazla üzerine çıkmayı hedefleyen katı diyetlere uzun süre devam edebilen henüz çıkmamıştır. Bunun nedeni de diyet ile alınan kolesterôlün yaklaşık 3–4 mislinin aslında vücudumuzda karaciğer ve bazı sindirim organları tarafından yapılıyor olmasıdır. Şimdi asıl sorumuza geçelim. Kolesterôlün doğuştan metabolik aksaklıklar nedeniyle aşırı sentezlendiği istisnai hadiseler dışında, neden bazı insanlarda kolesterôl değerleri normalin üzerine çıkar?

Profesör Doktor Enig, karaciğerimizin ve diğer bazı dokularımızın aşırı kolesterôl üretmelerinin nedenini, polis/suçlu örneklemesiyle anlatmaya çalışır (6). Bilindiği gibi vücut içindeki hücreler sürekli yıpranmakta ve zamanla yer değiştirmektedir. Vücutta fiziksel ya da psikolojik stresler arttığında (Örneğin enflamatuvar (iltihabi) yıpranmalar, yaşlanma, düzensiz ve yetersiz uyku, sigara, alkol kahve kullanımı, aşırı kilo alımı ya da aşırı kilo kaybı, besin değeri düşük işlenmiş gıdaların sürekli tüketilmesi, uzun süre egzersiz yapmama ya da ani bir ağır egzersiz programına başlama, işyeri ya da duygusal ilişki kökenli stresler vs.) atar damarlarımızın da dâhil olduğu birçok vücut dokusunda yıpranma artmaktadır (3-8).

Bu tür yıpranmalara en güzel örnek, alternatif tıp doktorlarının yakından tanıdığı, “Leaky Gut” Sendromu olarak bilinen ve bağırsak duvarlarındaki hücreler arasında bulunan dar açıklıkların genişlemesi sonucu tam sindirilemeyen besin parçacıklarının (antijen) vücut bağışıklık sisteminde bir reaksiyon ve iltihaplaşma başlatması durumudur. “Leaky Gut” Sendromu’na sebep veren başlıca etmenler, enzim oranı düşük besinler (aşırı pişmiş ve işlenmiş), alkol, buğday, yulaf ve çavdar gibi glüten (bir tür tahıl proteini) içeren tahıllar ve uzun süre antibiyotik kullanımıdır (9,10).

Bu durumda vücudumuzun kolesterôle duyduğu ihtiyaç artacaktır çünkü kolesterôl molekülleri hasarın meydana geldiği yerlerde bir antioksidan gibi davranır ve hasarı onarmaya çalışır. Bunu tıpkı suç oranının çok yüksek olduğu bir yerleşim bölgesinde daha çok polise ihtiyaç duyulması gerektiğine benzeten Doktor Enig, kalp damar hastalıklarını kolesterôle bağlamanın, tıpkı yüksek suç oranı olan o bölgedeki hırsızlıklar ve ölümlerden polisi sorumlu tutmak demek olduğunu belirtmektedir.

Yüksek kolesterôl kalp hastalıklarının bir nedeni olabilir mi?

Doktor Ravnskov’un, son 30 yıl içerisinde serum kolesterôlü değerleri ile kalp hastalıkları arasındaki ilişkiye kanıt olarak gösterilen araştırmalarda farkına vardığı en ilginç veri, erkek bireylerde yaş 47’yi aştığı andan itibaren kolesterôl değerlerinin hiçbir anlamının kalmaması durumudur (4). Bir başka deyişle, 48 yaş ve üzerindeki erkek bireylerin kolesterôlü düşük ya da yüksek olsun, kalp hastalığına yakalanma oranları arasında temel bir fark bulunamamaktadır. İnsanlarda serum kolesterôlü değerleri genellikle 50 yaş civarlarına geldiğinde ulaşabileceği en yüksek değerine ulaşır. Ancak damar sertliklerinin ilk belirtileri 30 yaş gibi çok daha genç yaşlarda bile başlayabilmektedir. Bu bilgilerin ışığında Doktor Ravnskov, kolesterôl kampanyalarını destekleyenlere şu iki soruyu yöneltmektedir;

1. Eğer yüksek kolesterôl gerçekten de iddia edildiği gibi kalp hastalıklarının önemli nedenlerinden birisi ise, nasıl olur da kolesterôlün çok daha düşük seyrettiği 30’lu yaşlarda risk faktörü olabilecek iken, serum kolesterôlünün azami değerlere ulaştığı 48 yaşlarında artık bir risk faktörü olmaktan çıkmaktadır?

2. Ayrıca, eğer kalp krizi vakalarının yüzde 95’inden fazlası biz 48 yaşını geçtikten sonra oluşuyor ve bu yaşlarda kolesterôlün bir önemi kalmıyor ise birçoğumuzun kolesterôlü ve hayvansal yağları dert etmesinin ne gereği var?”

Bu görüşe destek veren bir araştırma, Dr. Harlan Krumbholz’un Yale Üniversitesi’nde yaptığı ve bine yakın yaşlı insanı inceleyen araştırmadır. Dört sene süren araştırmalar esnasında düşük kolesterôle sahip bireylerde görülen kalp krizi vakalarının, neredeyse yüksek kolesterôle sahip bireylerde görülen vakalara göre iki misli daha fazla olduğu gözlemlenmiştir. Öyle ki, doktorların vardığı sonuç şudur; “Serum kolesterôlündeki her bir miligramlık düşüş, koroner hastalık ve ölüm riskini yüzde 11 arttırmaktadır” (4).

Örneklerimiz, bunlarla bitmiyor. Dünyanın çeşitli bölgelerinde yapılan araştırmalar, yüksek kolesterôlün kalp hastalığı riski taşıdığı teorisini desteklemeyen sonuçlar bulmaktadır.

Kanada’lı Doktor Gilles Dagenais, 5000 orta yaşlı erkeği inceleyen ve 12 senede tamamlanan araştırmalarında yüksek kolesterôl ve kalp hastalıkları arasında bir ilişki bulamamışlardır (4).

İsveç’li doktor Lars Carlson’un hastane raporlarına göre düşük kolesterôle sahip bireyler, yüksek kolesterôle sahip bireylerle hemen hemen eşit oranda kardiyovasküler ölüm riski taşımaktadır.

Yine aynı şekilde Rusya’da Doktor Dmitri Shestov başkanlığındaki Rus Tıp Akademisi bilim adamları, aslında düşük kolesterôlün koroner hastalıkların riskini daha fazla arttırdığını gözlemlemişlerdir (4).

Doktor Ravnskov’un kolesterôl ile ilgili yapılan araştırmaların büyük bir çoğunluğunda gözlemlediği diğer bir sonuç, yaş ne olursa olsun kolesterôlün kadınlarda kalp hastalıkları için bir risk faktörü olmayışıdır. Tam tersine kadınlar için düşük kolesterôl, yüksek kolesterôlden daha fazla ölüm riski taşımaktadır.

Öyle ki Fransız Doktor Bernard Forette ve arkadaşlarının Paris’te yaptığı bir araştırmanın sonuçlarına göre en yüksek kolesterôl değerlerine sahip kadınlar en uzun yaşamakta, düşük kolesterôle sahip kadınlarda ise ölümler ve hastalıklar, yüksek kolesterôle sahip olanlara oranla 5 kat daha fazla olmaktadır (4).

Simdi kolesterôl ve kalp damar sağlığı arasındaki ilişkiyi inceleyen bütün bu araştırmalardan elde ettiğimiz sonuçları toparlayalım. Yüksek kolesterôl erkeklerde 30 yaşlarında risk olmaya baslarken, 48 yaşından itibaren risk olmaktan çıkmaktadır. Yaşlılar için yüksek kolesterôl aslında koruyucu ve yaşam süresini uzatıcı etkiye sahip olabilmektedir.

Yüksek kolesterôl Amerikalılar için risk taşırken, Kanadalılar, İsveçliler ve Ruslar için risk taşımamaktadır. Son olarak yüksek kolesterôl erkeklerde risk faktörü iken, kadınlarda olmamaktadır. Bu çelişkiler göstermektedir ki kolesterôl ile koroner hastalıkları arasındaki ilişki hiç de düşünüldüğü gibi basit bir sebep ve sonuç ilişkisi değildir.

Bu ilişki o kadar zayıftır ki kolesterôl hususunu tek başına tehlikeli bir faktör olmaktan çıkartır, onu daha çok diğer tehlikeli faktörlere karşı vücudun bir sinyal mekanizması haline getirir. O nedenledir ki kolesterôl düşürücü ilaçları kullanarak olağan hayat şartlarına devam eden bireyler, bu sinyali kesmekte, ancak asıl tehlikeli faktörlere karşı herhangi bir önlem almamış olmaktadırlar. Bu tehlikeli faktörlerin başında sigara kullanımı, düzensiz ve sağlıksız beslenme, aşırı kilolar, yüksek tansiyon, hareket azlığı ve stres gelmektedir.

Bu faktörlerin hiç birisi diğerinden daha az önemli değildir, örneğin birçoklarının hiç ihtimal vermediği duygusal stres faktörü, bazı vakalarda kolesterôlü birdenbire yüzde 50 oranında arttırmıştır (4). Şimdi bu durumda acaba olası bir kalp hastalığına asıl neden bu artan kolesterôl müdür, yoksa onu ilk başta arttıran duygusal stres mi?

1
2
Paylaş

Katkı ve yorumlarınızı ekleyin