Kötüye kullanılan şişmanlık

0
12

Bir çok toplumda şişmanlığın bir halk sağlığı sorunu haline gelmesinde, insan bedenlerini tüketim aygıtı olarak gören ve böyle olması için devasa reklam bütçeleriyle onu “stimüle eden” tüketim toplumu manipülasyonlarının sorumlu olduğunu biliyoruz. Prof. Dr. Şükrü Hatun’un bu nefis yazısını kaçırmayın!

Piyasa ekonomisi ile insan bedeni arasındaki kötüye kullanım ilişkisinin çeşitli yönlerinin en açık ortaya çıktığı alanlardan birisini şişmanlık konusu oluşturuyor. Her şeyden önce son 15-20 yılda Amerika’dan Çin’e- giderek artan sayıda makale şişmanlığın Çin için de önemli bir sorun haline geldiğini gösteriyor- bir çok toplumda şişmanlığın bir halk sağlığı sorunu haline gelmesinde, insan bedenlerini tüketim aygıtı olarak gören ve böyle olması için devasa reklam bütçeleriyle onu “stimüle eden” tüketim toplumu manipülasyonlarının sorumlu olduğunu biliyoruz.

Bu “stimülasyon” konusu önemli çünkü Coca-Cola ve “Fast-Food” gibi doğrudan şişmanlıkla ilgili ürünlerin reklamları gücünü tamamen çocuk ve gençleri bir tür “kendinden geçme” duygusuna neden olan imgesel etkilerinden alıyorlar. Geçen haftalarda Ankara Üniversitesi Çocuk Kültürü Araştırma ve Uygulama Merkezi’nce düzenlenen “Popüler Kültür ve Çocuk” sempozyumunda üzerinde ayrıntılı olarak durduğumuz gibi örneğin ayran reklamları daha çok bir besin olarak ayranın kalsiyum içeriği gibi yararlı noktaları üzerinde duruyor ve hemen hiç imge gücü taşımadığı için etkisi de sınırlı oluyor.

Bazı iyi TV kanallarının sanat filmleri aralarına bile sızan Coca-Cola reklamları ise hiçbir zaman yarardan bahsetmiyor ve doğrudan insandaki “aşkınlık” duygusu uyandıran zihinsel süreçlere seslenmeyi seçiyor. Belki de o toplantıda bir öğrencinin sorduğu gibi aslında bu ürünleri pazarlayanların izledikleri yolla, “uyuşturucu” pazarının dinamikleri arasında benzerlikler üzerinde düşünmemiz gerekiyor.

Bunun bir örneğini geçen yıl yayımlanan Hamburger Cumhuriyeti isimli kitabında Eric Schlosser’in Fast-Food endüstrisinin New Jersey Turnpike’daki kimya fabrikalarında üretilen ve sürekli değiştirilen sentetik tatları kullanarak nasıl çocuklarda “bağımlılık” yarattığını anlattığı satırlarda görebiliriz. Başta çocuklar olmak üzere hiç birimiz yoğurt, taze fasulye veya kırmızı et gibi doğal ürünlerin bağımlısı olmuyoruz ama 2-3 kez yenen Fast-Food ürünlerinin yeniden yeme isteği yarattığını biliyoruz.

Özetle başta çocuklarda olmak üzere günümüzdeki şişmanlık büyük ölçüde insan bedeninin ve zihninin “stimüle” edilmesine bağlı görünüyor ve bunu da doğrudan piyasa ekonomisinin ihtiyaçları belirliyor. Doğası gereği hiçbir şeyin değerini bilmeksizin her şeyin fiyatıyla ilgili olan piyasalar, bir tür yeni tanrı gibi içinde insanın da olduğu, evrensel varoluşu yönlendirmeye, ona piyasaların amaçlarını dayatmaya kalkmaktadır.

Bu nedenle bir taraftan Hindistan’daki Narmada vadisinden, Tunceli’deki munzur vadisine coğrafyalar sömürü için tahrip edilirken öte yanda esas mücadele insan bedenleri üzerinden yapılmaktadır. Kapitalizm, insan mutluluğunun beden aracılığıyla oluştuğunu, tinsel olanın ikincil olduğunu varsayar ve bu nedenle de insan bedenlerinin zapt edilip, dönüştürülmesini amaçlar. İnsanın biyolojik varoluşuna içkin olan her şeyi (yemek, içmek, sevişmek, kendisiyle ilgili olmak gibi) ihtiyaç olmaktan çıkarıp, bağımlılık derecesinde zevk aracına dönüştürür ve bu sayede tüketimi maksimize eder. Bu yeni bir barbarlık türüdür, çünkü piyasaların neden olduğu küresel şiddet sayesinde bir taraftan Amerikalılar dünyadaki nimetlerin üçte birini tüketerek şişmanlık trajedisine mahkum olurken, diğer taraftan milyarlarca Afrikalı aç kalmaktadır.

“Şimdi zayıflamak istiyorum…”

Piyasa ile insan bedeni arasındaki kötüye kullanım ilişkisinde şişmanlığın tam karşı ucunda ise bu kez güzel olmaktan, sağlıklı olmaya uzanan çeşitli takıntıların “stimüle” edildiği zayıflama endüstrisi duruyor. Bu yazıyı yazmamın esas nedeni de bu endüstrinin sonunda ülkemizde “şahikalar yaratarak”, bu konuyu “ Şimdi zayıflamak istiyorum” isimli bir yarışma programında “alet etme”si ve bunun aslında ülkemizdeki “popüler kültür”ün sefaletinin bütün özelliklerini taşıması.

Tanıtım yazılarına göre “daha sağlıklı olmak, çekici görünmek, kendilerini daha iyi hissetmek ve kilo vermek isteyenleri baştan çıkaracak bu programda yarışmacılar mavi ve kırmızı adlı iki takıma ayrılacak. Takımların başında birer takım koçu yer alacak. Her iki takım da uzmanlardan kilo vermenin püf noktalarını öğrenecek ve hafta boyunca tartıyı hiç görmeyecekler. Her hafta sonu final programında tartılacaklar ve takımların ayrı ayrı tartılması sonucunda en fazla kilo veren gurup haftanın galibi olurken, daha az kilo vermiş olan gurup kendi içinden bir yarışmacıyı eleyecek. Yarışmanın galibi hem kilolarına veda edecek hem de hayatını değiştirecek büyük ödülü kazanacak”.

İnsan “Gelinim olur musun” formatındaki bu yarışmanın hangi trajedileri tetikleyeceğini düşündükçe önce üzülüyor, öte yandan bazı TV kanallarının reyting uğruna yaptıklarına ve bütün bunları körelmiş bir dikkatle izleyen RTÜK’ü düşündükçe ise kızıyor. Kızmak gerekiyor, çünkü bu program aynı zamanda, yarışmada “uzman” olarak tanımlanan ama aslında “zayıflama piyasasının” ana “aktörler”inin de bir yarışması ve onların insan sağlığından başka şeylerle uğraştığını herkes biliyor.

Örneğin bu “uzmanlar” dan Haluk Saçaklı’nın Anadoluhisarı Gençlik ve Spor Akademisi’ni bitirdiğini, doktorasını ‘Üniversite gençlerinde obezitenin egzersiz ve diyet yoluyla giderilmesi’ konusunda yaptığı için “doktor” olarak isimlendirildiğini, ama esas önemlisi şu anda ‘Haluk Saçaklı Zayıflama Merkezi’nde çalışmalarını sürdürdüğü biliniyor; diğer “uzman” Dr. Ender Saraç ise sabah gazetesinden Ayşe Özyılmazel’e “ Aile hekimi olduğunu, diyet vermeyip, vücudu toksinlerden arındırdığını” kendisi söylüyor. Ben de bu hekimin “Hay Polikliniği”nin sahibi olduğunu, kendisini Ayurveda ve Akupunktur uzmanı olarak tanıtıp meslek uygulamaları nedeniyle tabip odası onur kurulu tarafından birkaç kez cezalandırıldığını biliyorum.

Kestirmeden söyleyecek olursak bu yarışma programının, şişmanlığı kötüye kullandığını, insan bedenini reyting aracı haline getirdiğini ve bütün bunların gerisinde de sağlıklı yaşam örtüsü altında aslında pervasız-utanmazca demem gerekiyor gerçekte- maddi getiriler dünyasının olduğunu düşünüyorum ve RTÜK’ün bu yazıyı bir ihbar dilekçesi olarak kabul etmesini diliyorum

shatun@isbank.net.tr

Prof. Dr. Şükrü Hatun*

Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı

Paylaş

Katkı ve yorumlarınızı ekleyin