Kutu süt çocuklarda morfin etkisi yapıyor!

0
131

Okullarda bedava süt dağıtımı başlar başlamaz birçok ilde yüzlerce çocuk rahatsız oldu. Resmi çevreler bu durumu daha hiçbir inceleme yapmadan ‘süt şekerine tahammülsüzlük’ (laktoz entoleransı) olarak değerlendirdi. Enfeksiyon olasılığı ile hemen reddedildi. Bu açıklamalar birçok kişiyi tatmin etmedi. Editörümüz Prof. Dr. Ahmet Aydın bu konuyu 7-8 mayıs 2012 tarihlerinde Vatan gazetesi yazarlarından Mine Şenocaklı ile yaptığı söyleşide enine boyuna irdeliyor.

Kutu süt çocuklarda morfin etkisi yapıyor!

“135 derecede kaynatılmış, içinde tek bir faydalı bakteri kalmamış, dayanıklı beyaz eşya gibi bir süt!” UHT sütü böyle tarif ediyor Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı Başkanı Prof. Ahmet Aydın… Bu süte alışan çocuk bir daha kurtulamıyor, başka bir şey içmek, hatta yemek istemiyor. “Morfin gibi” diyor Aydın, sadece bağımlılık açısından değil, ağrı kesici etkisi sebebiyle de… “Bu çocuklar yere düştü mü, ‘uf oldu’ deyip kalkıyor ayağa, oyuna devam ediyor. Normal bir çocuk ise feryat figan ağlıyor. Ama bunun bedeli ağır, zira çocuk ağrı hissetmiyor, ağlamıyor ama astım, tiroid, MS gibi hastalıklara çok daha kolay yakalanıyor. Dikkat bozukluğu ve hiperaktivitenin müsebbibi de büyük oranda bu sütler! Eğer kutu süt kampanyası sürerse, morfinman bir nesil yetiştireceğiz!”

Okullarda bedava süt dağıtılacağı gündeme geldiğinde aklıma ilk düşen altı ay önce yaptığım bir söyleşi olmuştu. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı Başkanı Prof. Ahmet Aydın’la kolesterol ilaçlarıyla ilgili konuşurken, söz dönüp dolaşıp süte gelmişti. “Çocuklarınıza süt içirmeyin! Ben anne sütü dışında çocuklara süt içirilmesini doğru bulmuyorum. En doğrusu ek gıdalara başlar başlamaz, kendi yaptığınız yoğurdu, kefiri verin, ama sütü süt olarak içirmeyin. Sadece kutu sütleri değil, günlük sütleri de… Çünkü süt en alerjik gıdadır, çocukta başta astım olmak üzere, pek çok alerjik ve kronik hastalığa sebep olabilir!” demiş, doğru bildiklerimi bir anda altüst etmişti.

Kutu süte karşı olduğunu biliyordum, ama günlük süt için böyle bir açıklama fazlasıyla şaşırtıcıydı. Nitekim bu sözleri günlerce tartışıldı hem gazetelerde hem de televizyonlarda…

Ve geçtiğimiz hafta herkesin merakla beklediği okul sütü projesi hayata geçti. 7 milyon 200 bin adet 200 mililitrelik süt dağıtıldı, çocuklar lıkır lıkır içti. Ve olan oldu! İlk günden bin 193 çocuk hastanelik oldu. Diyarbakır’da başlayan vakalar, Sivas, Edirne, İstanbul, Adana, Konya, Trabzon, Samsun ve Antalya’ya uzandı. Herkes önce bayat sütten şüphelendi, ama Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker, bu haberler üzerine, “Sütler bayat değil, kampanya devam edecek” diye açıklama yaptı.

İzmir’de neden 7 yıldır sorun olmuyor?

Kampanya devam etti, çocuklar ikinci gün de içti sütlerini… Sonuç yine değişmedi! Bu kez, laktoz, yani süt şekerine karşı Türk milletinde genetik bir tahammülsüzlük (entolerans) olduğu ileri sürüldü. “Laktoz entoleransı düşük bir ırk olduğumuzdan bu vakaların olması doğal” dendi. Oysa Türk ırkının yüzde 50-70’inde rastlanan bir durumdu bu, ama sadece belli bölgelerde, belli okullarda karşılaşılmıştı bu vakalarla. Sorun laktoz entoleransından kaynaklanıyor olsa, tüm yurtta görülmesi gerekirdi. Dolayısıyla bu yaklaşım da vakaları açıklamaya yetmedi. Bu kez zehirlenme olasılığı geldi gündeme… Henüz araştırılıyor, sütler analiz ediliyor, sonucu hep birlikte göreceğiz…

İyi de İzmir’de büyükşehir belediyesi 7 yıldır çocuklara günlük süt dağıtıyor ve bildiğimiz kadarıyla böylesi tek bir vakaya rastlanmadı. İşin ilginci bu günlük sütü, devletin dağıttığı UHT sütten daha ucuza alabiliyor belediye. UHT sütün 200 mililitresi 53 kuruşa geliyor, günlük süt ise 35 kuruş… Kafam iyice karıştı… Olanı biteni kiminle konuşacağımı biliyordum aslında, ama Prof. Ahmet Aydın ‘süt karşıtı’ diye bilindiği için, bir başka uzmana gideyim dedim. Çok güvendiğim birkaç profesöre danıştım, hepsi yine tek bir isim söyledi; “Prof. Ahmet Aydın!”

Ömrü artıyor ama süt de süt olmaktan çıkıyor…

Aydın, “Ben demiştim” demedi, doğrudan dağıtılan sütün mahiyetine işaret etti; “UHT süt dediğiniz öyle bir süt ki, ekşimiyor, aylarca saklanabiliyor. Bu yüzden de kolay kolay zehirlemez, zira bozulmaz. Çünkü 135 derece sıcaklıkta, basınç altında kaynatıldığından içinde ne faydalı ne faydasız tek bir mikrop kalmıyor. Amaç sütün ekşimesini engellemek ve raf ömrünü artırmak. Ömrü artıyor ama süt de süt olmaktan çıkıyor. UHT süt üreticileri, ‘Biz bu işlemi zararlı mikropları öldürmek için yapıyoruz’ diyorlar. Sanki ateşin aklı var; faydalı ve zararlıyı ayıracak! Aslında onlar sütleri dayanıklı beyaz eşya haline getiriyorlar!”

UHT sütlerin sağlığa faydası yok, ama iş bununla kalsa iyi! Aydın şöyle diyor; “UHT süt, vücuttaki faydalı mikropları, yani probiyotikleri yok ediyor. Bunun karşılığı ise hastalıktır. Faydalı mikroplar bağırsaklarımızda bir tabaka oluşturur ve her türlü zehirli maddenin kana geçişini engeller. Bu düzeni bozarsanız, bağırsaklarınız elek gibi açılır, geçmemesi gereken tüm maddeler de kana geçer.”

Yani UHT sütle beslenen bir çocukta zararlı mikroplara direnç düşüyor. Bunun yanı sıra yeterince sindirilmeden kana karışan maddeler vücudun dengesini bozuyor. Bu maddeleri düşman sanan vücut, saldırıya geçiyor. Denge iyice altüst oluyor. Sonuç, astım, tiroid, Tip 1 diyabet ve MS… Her biri birbirinden ciddi hastalıklar!

Bitmedi, daha şaşırtıcı ve ürkütücü bir bilgi daha size… UHT süt, bağımılılık yapabiliyor! Etkisi biraz daha düşük çaplı olsa da aynen morfin etkisi! “Çocuk bir bardakla başlıyor ama öyle alışıyor ki süte, başka bir şey tüketmek istemiyor. Bu çocuklar yere düşse de, canları acımaz, ‘uf’ der kalkar. Oysa normal yaşıtları ortalığı birbirine katar! Çünkü ağrı hissetmezler. Zira UHT süt sebebiyle proteinler sindirilmeden kana geçiyor, bu da çocuklarda morfin etkisine sebep oluyor! Kronik bir morfin zehirlenmesi gibi düşünebilirsiniz. Bu olay çocukların davranışlarını da çok etkiliyor, algılama ve konuşma bozukluklarına neden olabiliyor” diyor Aydın…

Bu vakalar enfeksiyon!

Paketleme sisteminde bu sütlere mikrop bulaşmış olabilir. Çünkü 7 milyon kutu süt yapıyorsunuz, çok hızlı bir şekilde yapıyorsunuz ve bir de bu işi ihaleye çıkarıp, en ucuz fiyat verene veriyorsunuz. Bu yüzden bu olay enfeksiyon olarak kokuyor. Yoksa 200 ml sütle bu kadar çocuk laktoz entoleransından hastaneye düşmez. Sadece biraz gaz sancısı olur, olsa olsa çocuk biraz yellenir, biraz ‘karnım ağrıdı’ der. Olay geçer!

Hocam, geçen söyleşimizde “Çocuğunuza süt içirmeyin” demiştiniz, ortalık karışmıştı. Peki okul sütü projesine ne diyorsunuz?

Bu proje, 7 milyon çocuğun üzerinde yapılan bir deney gibi oldu. İlk olay olduğunda bir yığın
televizyoncu, “Ne diyorsunuz?” diye sordu. Dedim ki, önce bir olayı anlamak, sonra konuşmak lazım. Ama daha sütler analiz edilmeden ve çocuklar muayene edilmeden bir yığın ulema çıkıp bunun “laktoz entoleransı” olduğunu söyledi. Bunlar arasında bir yığın hekim olmayan öğretim üyeleri de var. Kimi de, “Laktoz entoleransı sadece erişkin yaşta olur” dedi. Halbuki adı ‘erişkin tipi laktaz yetersizliğidir’, ama laktoz entoleransı bizim gibi toplumlarda iki yaşından sonra ortaya çıkmaya başlar.

Niye iki yaşından sonra ortaya çıkar?

Çünkü insanoğlu, 10 bin yıl öncesine kadar annesinin sütünün dışında süt içmemiştir. Süt onun için yenidir. 10 bin yıl önce de her toplulukta değil, ilk evvela tarım devrimiyle Anadolu’da başlamıştır süt tüketimi. Daha sonra yaygınlaşmıştır. Orta Asya’da müthiş bir süt tüketimi vardır. Ama sütü, süt olarak içmezler, ekşiterek kullanırlar. Kafkasya’ya gidin, hep kefir ve yoğurt olarak tüketirler sütü.Genellikle sütü süt olarak tüketmezler. Kendi çocukluğunuzu düşünün, anneniz size süt mü içiriyordu? Yoksa yoğurt mu yediriyordu?

Hayır ama her gün evimize yoğurtçudan yoğurt alınırdı. Ya da annem süt alır kendi mayalardı…

Eskiler hep böyle yapardı. Mesela diyorlar ki, Türkiye kişi başına en az süt içilen ülkelerden biri. Doğru, ama dünyada en çok yoğurt tüketen ülke de Türkiye. Niye acaba? Şimdi Amerika ve Avrupa’daki süt tüketimiyle bizdeki kıyaslanmaya çalışılıyor. Oysa Amerika beyazları ve Avrupalılar’da bu erişkin tipi laktaz yetersizliği çok azdır. Bizdeki oran yüzde 50-70’ler civarındaysa, Orta Asya’da ya da Afrika’da yüzde 100’se, Avrupa ve Amerika’da yüzde 10-20 civarındadır.

Laktoz entoleransı tam olarak nedir?

Yeni doğan bebeklerde, süt şekerini, yani laktozu parçalayan laktaz enzimi en yüksek seviyededir. Çünkü anne sütünün içindeki temel şeker odur. Ama daha sonra azalır. Çünkü dediğim gibi atalarımız başka bir hayvanın sütünü kullanmazmış. Mesele bu! Yalnız sütün şöyle bir özelliği var; süt çiğ olarak alındığında laktoz entoleransı, yani laktoza hassas olma diye bir şey olmaz. Mesela Afrika’da, Arabistan’da birçok toplulukta deve sütünü hemen sağıp içerler. Onlarda bu yönden bir şey olmaz. Çünkü siz onu ısıl bir işleme tabi tutmadığınız sürece çiğ sütün içinde o laktozu (süt şekeri) parçalayacak laktaz enzimi tahrip olmaz. Yine çeşitli proteinleri sindirecek enzimler de vardır. Ama siz onu ısıl işleme tabi tuttuğunuz zaman yok ediyorsunuz.

Prof. Ahmet Rasim Küçükusta, “Kutu sütler ölü sütler” demişti…

Doğru. Evde alıp kaynattığınızda da süt ölüyor. Çünkü ekşimeyi ve sütün kesilmesini engelliyorsunuz o sırada. UHT’de ise bunun daniskası yapılıyor. Çünkü normal şartlarda evde 135 derece sıcaklığa ulaşamazsınız. En fazla bir sıvıyı bir atmosfer basınçta 100 dereceye kadar kaynatabilirsiniz. Daha fazlası olmaz. UHT ile bu sütleri 135 dereceye çıkartıyorlar. Bunun için de yüksek basınç kullanmaları gerekiyor. Yüksek basınç kullandığınız zaman o süt proteinleri de çok ciddi tahribata maruz kalıyor. Bütün enzimler de ölüyor, ama böylece sütün ekşimesi engellenmiş oluyor.

Geriye ne kalıyor?

Geriye protein parçacıkları kalıyor ama onların da doğal yapısı değişiyor. O nedenle en alerjik gıda süttür. Açık ara! Son yıllarda ise muazzam bir artış göstermiştir. Diyelim ki Türkiye’de 20 yıl önce bir alerji varsa, şimdi bu 10 olmuştur.

10 katı artmasının sebebi ne?

Bu UHT dediğimiz kutu sütlerin ve pastörize sütlerin daha fazla kullanılması! Ama siz sütü mayaladığınız zaman o tahrip edilen enzimlerin önemli miktarı geri geliyor, bu arada sütün içindeki laktoz miktarı da düşüyor. Çünkü mayalanmayla o faydalı mikroplar geri geliyor ve sütün içindeki süt şekerini parçalayan laktaz denilen enzimi üretiyorlar. Öyle olduğu için, çıkıp da erişkin bir insan olarak siz “Yarım kilo süt içeyim” derseniz genelde karın ağrısı yapar, ama bir oturuşta 1 bir kilo bile yoğurt yiyebilirsiniz, bir şey olmaz. Laktoz entoleransı işte budur.

Aynı tip sütü verdiğiniz sürece bu olaylar olacaktır

Peki sizce öğrenciler niye hastanelik oldu?

Bazı veliler, “Bizim çocuğumuz zaten süt içerdi ama şimdiye kadar hiçbir şey olmamıştı” diyor. Bu yüzden bizim bu vakaların çok yüksek olasılıka enfeksiyon olduğunu kabul etmemiz lazım.

O zaman problem çocuklarda değil, sütte?

Tabii!

İyi ama UHT sütlerde mikrop olmuyor dediniz. Öyleyse miadı dolmuş olabilir mi bu sütlerin?

Bu sütlerde miadı dolmuş diye bir şey de yok. Dr. Yavuz Dizdar’ın dediği gibi, bu sütler dayanıklı beyaz eşya gibi! İçlerindeki faydalı mikroplar, prebiyotikler ölüyor. Bu prebiyotiklerin birinci görevi sindirimi sağlamak, ikincisi ise bağırsaklarımıza gelen zararlı maddeleri elimine edip, aşağıdan atılmasını sağlamak. Böylece bağışıklığınızı güçlendiriyorlar. Bu probiyotikler olmadığında bütün bunlardan mahrum kalıyorsunuz. Artı bir de o süt proteinlerinin tahrip olması, parçalanması nedeniyle, bağırsak da her maddeyi geçirmezken, geçirir hale geliyor ve süt proteinleri kana geçiyor. Kana geçtiği zaman vücut bunları düşman geldi diye tahrip etmeye çalışıyor. Tahrip ederken en basiti alerjiler oluyor. Döküntüler, kurdeşenler gibi… Ama o işin sadece küçük bir boyutu. Daha büyük boyutu, otoimmün dediğimiz çok sayıda, tiroid, astım, mültipl skleroz gibi hastalıklara yol açıyor. Çünkü vücut o proteinleri zararlı diye tahrip ederken kendisini de tahrip ediyor. Bir de, artık dikkat dağınıklığı ve otistik çocuk vakaları çok geliyor. Binlerce çocuk baktığım için biliyorum, bunların çoğunda çok ciddi süt bağımlılığı var.

Nasıl?

Aslında birçok çocukta vardır süt bağımlılığı. Sütten bir türlü ayrılmak istemez çocuklar. Bu çocuklara baktığımız zaman ağrı eşiklerinin çok yüksek olduğunu görürüz. Yani düşer, bir yerini vurur, başka çocuklar bas bas bağırırken, bu çocuklar ‘uf’ der, kalkar gider. Niye? Çünkü, kazein dediğimiz süt proteini iyi parçalanmadan (sindirilmeden) kana geçince morfin gibi etki yapıyor. Bu da çocuğun algılamasını çok değiştiriyor. İşte UHT sütlerin en hafifinden başlayarak yaptığı etkiler bunlar; dikkat dağınıklığı, hiperaktivite, daha da ilerisi otizm. Gıda alerji testi yaptırırsanız bunları çoğu zaman tespit ediyorsunuz. Sütü diyetten çıkarttığınızda da çocukta ağrı hissinin geri geldiğini, algılamanın ve konsantrasyonun daha iyi olduğunu, hiperaktivitenin de azaldığını görüyorsunuz.

Süt UHT olduğu zaman mı bunları yapıyor?

Tabii. Şunu da söyleyeyim, artık günlük süt kalmadı. Utanmadan günlük süt diyorlar. Bakıyorsunuz, 5 günlük miadı var.

Peki hocam bu vakalar laktoz entoleransı değil dediniz. Laktoz entoleransında ne tür belirtiler oluyor?

Laktoz entoleransında o süt şekerinin sindirimi son derece zor oluyor. Bunun için de etkileri çocukta ya da erişkinde aşırı gaz, karın ağrısı, yellenme, pis koku şeklinde çıkar. Nadiren, çok fazla alınıyorsa ishal de olunur ama insanlar artık daha fazlasını almazlar, o sütten rahatsız oldukları için… Onun için böyle bir tablonun birdenbire salgın olarak sadece belli bölgelerde, belli okullarda olması ve ishal olması bunun laktoz entoleransı olmadığını gösteriyor. Elbette o öğrenciler içinde bir grup, laktoz entoleransı sebebiyle de rahatsızlanmış olabilir ya da diğer çocuklara bakıp psikolojik olarak da etkilenmiş olan çocuklar da vardır ama bunları ön plana çıkartmak hiç de doğru değil. Bu vakaları ancak enfeksiyonla açıklayabilirsiniz.

Yani kutu sütler bozuk mu?

Evet bozuk ya da paketlenirken mikrop bulaşmış.

O kadar UHT işlemine rağmen?

Yanlış anlaşılmasın, UHT sütte mikrop olmaz. Ama paketleme sisteminde mikrop bulaşmış olabilir. Çünkü 7 milyon tane kutu süt yapıyorsunuz. Çok hızlı bir şekilde yapıyorsunuz ve bir de bu işi ihaleye çıkarıp, en ucuz fiyat verene veriyorsunuz… Bu yüzden de bu olay enfeksiyon olarak kokuyor. Yoksa 200 ml sütle bu kadar çocuk hastaneye düşmez. Sadece gaz sancısı olur… Olsa olsa çocuk biraz yellenir, biraz “karnım ağrıdı” der. Bu büyüklükte bir hastane olayı olmaz.

Bu da gösteriyor ki enfeksiyon kaptılar?

Çok muhtemelen enfeksiyon. Bir de besin zehirlenmesi bu şekilde ishal tarzında çıkar. Tabii mühim olan aynı tip sütü siz verdiğiniz zaman bu olaylar devam edecek demektir. Bunun tedbiri alınmalıdır.

Uzun boylularda kanser daha fazla görülür!

Süt boyu uzatır! Özellikle de UHT’li, kutu süt… Çünkü içinde büyüme hormonuna benzer bir madde var. Bu sütü içince sizi daha da büyütüyor. Ama unutmamak gerekir ki hızlı büyüme olunca, kanser de hızlı gelebilir! Zaten kanser de en çok uzun boylularda görülür!

– Hocam siz okul sütü projesine karşısınız. Peki öyleyse çocuklara ne verilmeli?

Ben başından beri kutu süte karşı çıkıyorum. Sütü hayvandan sağıp da içiyorsanız, ona bir şey demem. Ama bu pratikte söz konusu olmadığı için süt ısıl işlemden geçiyor. Geçince de, süt süt olmaktan çıkıyor, başka bir şey oluyor. Onun için sütü tekrar mayalamanız, yoğurt yapmanız lazım. Ama niye hep süt diye ısrar ediyorlar? Çünkü yoğurt yapabilmeniz için kaliteli bir süte ihtiyacınız var. Oysa öteki türlü suyu süt tozuyla karıştırıp, beyaz su olarak satabilirsiniz herkese.

– Kutu sütler süt tozundan mı yapılıyor?

Geçen yıllarda Ankara Damızlık Süt Sığırı Yetiştirici Birliği Başkanı Cengizhan Yorulmaz, Dünya Süt Günü’nde herkesi ürpertecek açıklamalar yaptı. Yorulmaz, “Türkiye’ye ‘mama’ adı altında binlerce ton süt tozu giriyor. Çocuklarımıza taze süt diye süt tozu içiriyoruz. Raflardaki sütün yüzde 80’inde süt tozu kullanılıyor. Uzun ömürlü sütler, yoğurtlar, peynirler ve dondurmaların çoğu süt tozundan yapılıyor!” dedi. Durum bu kadar vahim.
Türkiye’de sütçülük 2007’nin sonunda krize girdi. Krizin nedeni dünyadaki süt tozlarında çıkan melamin adlı madde. Özellikle Çin’deki süt tozlarında, kansere sebep olabilen melamin çıkmasından sonra Avrupa Birliği’nde süt tozu tüketimi durduruldu. Bunun üzerine Avrupa’da süt tozu stokları arttı ve bunlar bir yolla Türkiye’ye getirildi. Süt ithalatı yapmak yasak ama süt tozu ithal etmek yasak değil.

Yine Cengizhan Yorulmaz’dan aktarayım: “Türkiye’ye süt tozu giriyor. Hem de ciddi anlamda. Bakanlık, Dahili İşleme Rejimi adı altında 17 bin ton süt tozu girdiğini söylüyor. Bu miktarı Gümrük Birliği Anlaşması’ndan dolayı zorunlu olarak alıyoruz. Yani 17 bin ton süt tozu resmi olarak alındı. 57 bin ton da resmi olarak ‘hayvan maması’ adı altında alındı. Ben Türkiye’de hiçbir üretici bilmiyorum ki mamayla buzağı beslesin. Ya da 57 bin ton kedi köpek mamasının Türkiye’de işi ne?

Ama üzerinde ‘mama’ yazısı olduğunda ithalatta bir sınırlama yok. İşte mama adı altında süt tozu getiriyorlar. Sonra bundan süt yapıp bize satıyorlar. Taze süt diye süt tozu içiriyorlar. Çevrenizdeki insanlara da sorun, kimse marketlerden aldığı sütte, yoğurtta, peynirde eski damak tadını bulamıyor. Toplum yoğurt yemekten tiksinir hale geldi. Yoğurt tüketimi ciddi anlamda düştü. Çünkü katkı çok.”

– Peki ya sokak sütleri? Onlar hiç tehlike taşımıyor diyebilir miyiz?

Kesinlikle hayır! Bazı süt satıcıları sütün içine çamaşır sodası koyarak sütün kesilmesini engelliyor. Çamaşır sodası da tıpkı UHT gibi probiyotikleri, yani yararlı mikropları öldürüyor ve hastalık yapan mikropların üremesine yol açıyor. O nedenle biz ‘Güveniyorsanız sokak sütçüsünden de süt alabilirsiniz’ diyoruz.

– Öyleyse gönül rahatlığıyla çocuklara süt yerine ayran dağıtılsın da diyemiyeceğiz?

Hayır. Ayran iyi bir şey. Ama hangi ayran dağıtılacak, orada bir sorun var. Çünkü ekşiyebilen, doğal bir ayran olması lazım.

– Bir de siz sütün boyu uzattığını, ama bunun iyi bir şey olmadığını söylüyorsunuz…

Evet, süt boyu uzatır. Özelikle de UHT’li süt. Çünkü içinde vücudumuzdaki ‘İGF-1’ dediğimiz büyüme hormonuna benzeyen bir madde var. Büyüme iyi bir şeydir ama sınırlanmalıdır. Eğer sindirim sistemimiz düzgün çalışıyorsa, bu hormonların çoğu daha kana geçmeden tahrip olurlar. Fakat süt ısıl işlemden geçtiyse, homojenize olduysa, küçülen yağ parçacıkları ‘İGF-1’in etrafını sarar, böylece onu mide sıvılarından koruduğu için kana direk olarak geçmesine yol açar. Bu büyüme hormonu kanımızda zaten var, bu sütleri içince bu hormonu fazladan almış oluyorsunuz. Unutmamalı ki, hızlı büyüme olunca kanser de hızla gelebilir! Bu şekilde boy uzatmak ne kadar sağlıklı onu düşünmek gerekir. Zaten kanser de en çok uzun boylularda görülür.

– Kanserin bu kadar artmasının sebeplerinden biri de çok fazla süt içmek o zaman?

Tabii… Ama en büyük sebep tarım ilaçları ve deterjanlardan, şampuanlardan aldığımız kimyasallar. Son yıllarda herkes suçu sigaraya atıyor. Oysa sigara tüketiminde son yıllarda muazzam azalma olmasına rağmen, kanserde muazzam artış var. Tabii ki sigara kansere sebep olabilir ama bütün suçu ona yüklemek son derece yanlış! Bir yığın sigara içmeyen insan da kansere yakalanıyor. Herkes hasta! Ve gittikçe yaş olarak da erken evrelere geliyor. Kanserde konuşulacak bir yığın şey var. Ama şunu unutmayın; kanserin en sevdiği şey şekerdir. Şeker dışında hiçbir şey kullanamaz kanser dokusu. Bu yüzden rafine şekeri hemen çıkartmamız lazım beslenmemizden!

Kanserin en sevdiği şey şekerdir!

– Prof. Kenan Demirkol yaptığımız söyleşide, “Çocukluk çağı kan kanserinin en önemli nedenlerinden biri sebze meyvedeki tarım ilacı kalıntısı. Ama yıkamakla tarım ilacı kalıntısının yüzde 40’ı geçiyor, yüzde 60’ı tahta fırçasıyla da fırçalasanız gitmiyor” demişti…

Çok doğru, geçenlerde katıldığım bir TV programı için yapılmış bir araştırmada pazarda satılan sebze meyvenin yüzde 70’inde, meşhur bir markette satılanların ise yüzde 40’ında toksik madde çıktı. Bütün bunları söylediğimiz zaman, millet felaket tellalı muamelesi yapıyor bize. Sirkeli suyla yıkayalım, tamam ama üstteki tarım ilacı kalıntısı gidiyor. İçindeki ne yaparsanız yapın kalıyor.

– Çoğu insan tarım ilacı kalıntısının sebze piştiğinde gittiğini sanıyor…

Hep söylüyoruz, anlatıyoruz ama maalesef öyle biliyorlar. Bakın bizim çocukluğumuzda buzdolabı falan yoktu, peynir, zeytin tel dolabın içine konurdu. Tabii oraya böcek, fare gelirdi. DDT sıktırılırdı o peynirlerin, zeytinlerin üzerine. Ne derlerdi biliyor musunuz? “DDT böceklere zarar verir, insanlara hiçbir zarar vermez!” DDT’yi bulan adam da NOBEL almıştı. Sonra 1960’lı yıllarda DDT’nin Avrupa’da böcekler için bile kullanılması yasaklandı. Türkiye’de ise ancak 1970’li, 80’li yıllarda yasaklandı.

– Hâlâ DDT kullanıldığı söyleniyor…

Artık çok büyük ölçüde yok. Ama şu var; biz DDT’nin nesilden nesile geçtiğini biliyoruz, görüyoruz. Birçok bebeğin annesinin sütünün içinde DDT çıkıyor mesela. Yıllar sonra bile…

Tel dolaptaki peynire, zeytine bile DDT sıkılırdı!

Söz tarım ilacının zararlarına gelince, yakın tarihten çok çarpıcı ve üzücü bir örnek veriyor Prof. Ahmet Aydın: “Bundan 60 yıl önce de DDT’nin insan sağlığına hiçbir zararı olmadığını buyurdular. ‘Böcekleri öldürür, insana hiçbir zararı yok’ dediler. Anadolu’da köylülerin üzerine DDT sıktılar, bit, pire ölsün diye… Çocukluğumda insanlar tel dolaptaki peyniri, zeytini bile DDT ile ilaçlandılar ki böcek, fare dadanmasın diye… Biz bunları yedik! Sonra öğrendik ki en tehlikeli kanserojenlerden biri… O DDT’ler kaç kanser hastasının katili oldu kim bilir? Bir faydası olmadığı gibi erkekte iktidarsızlığa, hafıza kayıplarına ve kas tahribatına yol açan kolesterol ilaçları için de aynı fetvayı vermişlerdi… Sonra gördük ki, bu ilaca onay veren heyetteki 12 kişiden 8’i ilaç firmalarının danışmanıymış!”

İşte böyle bir danışıklı dövüş yaşanıyor sağlıkta, üstelik insan hayatını hiçe sayan… UHT’li süt, tarım ilacı kalıntısı gibi konuları tartışırken bu örnekleri dikkate almak gerek… Hele ki sağlıklı nesiller yaratmak istenirken!

Türkan Şoray ve Cüneyt Arkın’ın yüzleri neden güzel?

– Hocam, 7’den 70’e Taş Devri Diyeti kitabınızda günümüzde gençlerin yüzlerinin daraldığını, fiziklerinin bozulduğunu söylüyorsunuz. Sonra da Türkan Şoray ve Cüneyt Arkın’ın yüzlerinin neden güzel olduğunu anlatıyorsunuz. Oysa bana yeni nesil daha da güzelleşiyor gibi geliyor…

Fark etmişsinizdir, yeni neslin yüzü genellikle eskilere oranla daha dar ve uzun. Yüzler daraldıkça insanlar da çirkinleşiyor. Yeni nesilde daha çok diş şekil bozukluğu, daha çok geniz eti, bademcik ve sinüs iltihabı oluyor. Daha fazla burun kemiği eğriliği var.

– Yüz şekli nasıl oluyor da bu tür hastalıklarla ilişkili olabiliyor?

Bu konuyu dünya literatüründe en iyi inceleyen kişi olan Dr. Weston Price, çok sayıda karşılaştırmalı fotoğrafla bunu kanıtlamış. Geleneksel ve doğal gıdalar yerine doğal olmayan, rafine gıdalarla beslenen topluluklarda yüz yapısı bozuluyor. Çünkü doğal olmayan gıdalar yenmesi kemiğin tam kapasiteyle büyümesini engelliyor. Doğal gıdalarla, yani et, yoğurt, sebze, meyve ve kuruyemişlerle beslenenlerde ise diş ve kafatası yapısı mükemmel gelişiyor. Kalitesiz, işlenmiş gıdalarla beslenmek bütün kemiklerde olumsuz etki yaratsa da bu durumdan en çok üstçene kemiği etkileniyor. Üstçene kemiği burundaki havayollarının yüzde 85’ini, burun sinüslerinin de tamamını oluşturuyor. Üstçene kemiği yeteri kadar gelişmemiş kişilerde geniz eti oluyor, burun yolu daraldığından bu kişiler ağızdan nefes alıyorlar. Ağızdan nefes alma ise, baş ağrısı, hipertansiyon, altını ıslatma, kronik kulak ve sinüs enfeksiyonları, uyku bozuklukları, uyku sırasında nefes durması, horlama ve cinsel iktidarsızlık gibi pek çok komplikasyona yol açıyor.

Tatlıses gibi bir ses için doğal beslenmek gerekir

– Siz güzel sesli şarkıcıların da azaldığını söylüyorsunuz…

Evet, ağız kubbesinin yuvarlaklığı azalıp, daraldıkça akustikliği de bozuluyor. Güzel sesli şarkıcılar arasında yüzü dar olan yok gibidir. Muazzez Abacı, İbrahim Tatlıses, Zeki Müren, Bülent Ersoy, Pavorotti ve Elvis Presley gibi…

NOT: Eğer, daha fazla bilgi istiyorsanız ve “Tereyağlı, biberli, etli kapuska prostat kanserine karşı nasıl koruyor?” ya da “Çocuğunuza neden sosis yedirmemelisiniz?” gibi soruların yanıtlarını merak ediyorsanız, Prof. Ahmet Aydın’ın “7’den 70’e Taş Devri” kitabını mutlaka okuyun. Aydın, sadece hastalıklara karşı korunma kalkanı olsun diye yazmamış bu kitabı. Aynı zamanda hastalık baş gösterse bile doğru bir diyetle ve olabildiğince ilaç kullanmadan, kanser, kısırlık, astım, hipertansiyon, migren, Alzheimer gibi hastalıkların nasıl tedavi edileceğini bilimsel olarak ortaya koyuyor. Bu yüzden pek çok doktorun da başucu kitabı… Göreceksiniz, elinize alır almaz sizin de başucu kitabınız olacak!

http://haber.gazetevatan.com/Haber/448518/1/Gundem

 

Paylaş

Katkı ve yorumlarınızı ekleyin