Prozac, Viagra ve Amerikan hamburgeri

0
40

Amerikan İmparatorluğu, askeri ve iktisadi olmaktan önce, bir kültürel cazibe merkezi olarak biçimlendi. Geleneksel imparatorluk modellerinin çöktüğü l. Dünya Savaşı ile yeni imparatorluk modelinin oluştuğu ll. Dünya Savaşı sonuna kadar geçen zamanda, bu yeni yaşam tarzı olgunlaştı, kültürel kodlarını oluşturdu. 1950’lerden sonra, dalga dalga dünyaya yayıldı. Soğuk savaşın sona ermesiyle karşısında neredeyse hiçbir engel kalmadı. ABD’nin merkezinde olduğu ve kendini evrensel kabul eden bu yaşam tarzı, askeri ve iktisadi güç sistemiyle bir bütünlük oluşturuyor.

Kültürün aslî boyutlarından birisi, yemektir. Ne yendiği ve bunun nasıl hazırlandığı kadar, yiyeceklerin nasıl yendiği bir toplumun tahayyül dünyasını anlamak için çok değerli ipuçları verir. Bir toplumda hızlı yemek, atıştırmak, aynı zamanda hep daha büyük ve daha besleyici yemek olarak algılandığında, bu o toplumda kronik bazı sorunların dışavurumu olarak ele alınamaz mı?

Michael Moore’un ABD toplumunda yanlış giden bazı olguları sebatla teşhir etmeye dayalı belgesel filmlerinden ilham alan Morgan Spurlock, geçtiğimiz ocak ayında, ABD’de Sundance Bağımsız Belgesel Filmler Festivali’ne bir buçuk saatlik bir belgeselle katıldı. “Super Size Me/Beni Şişmanlat” başlığını taşıyan bu filmde, Spurlock bir ay boyunca sadece Mc Donald’s zincirinin dükkanlarında yemek yemesini ve bunun sonuçlarını sergiliyor. Var olan bir olguyu kaydeden bir dokümanter film değil söz konusu olan. Bir gerçeği yaratarak onu filme çeken özel bir belgesel tarzı bu. Ama bu yarı kurmaca hali, belgeselin gücünü ve anlamını hafifletmiyor.

Spurlock, Mc Do rejimine başlamadan önce, doktorlardan bütünüyle sağlıklı olduğunu belirten bir rapor almış. Ardından bir ay boyunca üç öğün Mc Donald’s’larda, her seferinde önerilen en büyük porsiyonu ısmarlayarak yemek yemiş. Daha doğrusu tıkınmış. Kendisi bunun ortalama bir Amerikalı davranışını aştığını kabul ediyor. Ama bir Mc Do’dan diğerine arabayla kendini taşıtırken, gene de ortalama bir Amerikalıdan iki misli yürümeyi ihmal etmemiş. Yalnız bir ay boyunca, her sabah yaptığı jimnastiği askıya almış.

Bir ayın sonunda sonuç: 13 artı kilo, karaciğerde aşırı yağlanma ve büyüme, aşırı kolesterol artışı, kronik moral bozukluğu, cinsel bozukluk… Spurlock’u gün be gün izleyen doktorlar, üçüncü haftada gidişattan korktukları için, bu rejimi bırakmasını önermişler. Kardeşi, “Milyonlarca insan bu rejime yıllardan beri devam ediyor, bir hafta daha dayansan ölmezsin” diyerek onu sonuna kadar gitmeye ikna etmiş.

Filmin ilk yarısında, “Mc Do super size” rejimine kendini koyveren Spurlock’un deneyiminden kesitler var. İkinci yarıda, artık bir toplumsal afet boyutuna ulaşmış olan aşırı kiloluluk ve obezite, yani şişmanlık hastalığı ele alınıyor. Superlock’un filmi ABD’de gösterime girdiği ilk bir buçuk ayda 8 milyon dolar hasılat yapmış. Bir belgesel film için büyük sayılacak bir hasılat bu. Filmden çıktıktan sonra, karşınıza ilk çıkan Mc Do tabelası karşısında ister istemez irkiliyorsunuz. Sıkı bir Mc Do’cuysanız bile, ilk “Big Menu”nüzü yemek için filmin üzerinden en az birkaç hafta geçmesini sanırım beklemeniz gerekecek.

Prozac, Viagra, Ritalin

Spurlock’un filminin festivalde gösterilmesinden birkaç gün sonra Mc Donald’s “super size” menülerini iptal etti. Bu kararın filmle kesinlikle hiçbir ilgisinin olmadığını belirtmeyi ihmal etmeyerek elbette. Mc Donald’s yanında, benzer hızlı yemek zincirleri de, şişmanlık hastalığının ana kaynağı olarak giderek daha fazla gıda sanayi ve özellikle hızlı yemek kültürünün işaret edilmesi karşısında önlemlerini almaya başladılar.

Spurlock, filmin gösterime girmesinin ardından yaptığı söyleşilerde bu gıda rejiminin etkilerini ilginç biçimde tasvir ediyor. Yemek yerken kendini iyi hissettiğini, yemek dışında geçen zamanda depresyon içinde olduğunu belirtiyor. Kısa zamanda cinsel ilgisizlik ve bir noktadan sonra cinsel iktidarsızlığın başladığını ilave ediyor. Bunları, konsantrasyon bozukluğu ve hiperaktivite tamamlamış. Bu üç sorun için, gelişmiş toplumlarda çok yaygın biçimde üç ilaç kullanılıyor. Depresyon için Prozac, cinsel güçsüzlük için Viagra, çocuklarda hiperaktivite için Ritalin. Super Size Mc Do kültürü ile Prozac -Viagra-Ritalin toplumu arasında Spurlock’un kurduğu ilişki düşündürücü.

Elbette sorun Mc Donald’s da yemek yemekle sınırlı değil. Sorun, giderek daha fazla kalorili gıdaların bebeklikten başlayarak alınmaya başlaması ve bunun yarattığı bağımlılıktan kaynaklanıyor. Hızlı yemek zincirlerinin yöneticileri, uyuşturucu madde bağımlılarını tanımlamak için kullanılan bir terimin benzerini, bu zincirlere sürekli giden tüketicileri tanımlamak için kullanıyorlar: “Heavy users“, ağır kullanıcılar. Ağır bağımlılar da diyebiliriz. Çünkü söz konusu gerçek bir fizyolojik bağımlılık. Şeker, tuz ve yağlı katkı maddelerinin oluşturduğu, çocukluktan başlayarak edinilen bir bağımlılık söz konusu. Bu nedenle, bazı doktorlar, lise çıkışlarında ucuz kokain (“crack“) satarak geleceğin bağımlı tüketicilerini yetiştiren uyuşturucu çeteleriyle, okullara sodalı ve şekerli içecek dağıtıcılarını koyan şirketlerin davranışlarının benzer olduğunu iddia ediyorlar.

Bu bağımlılığın en büyük taşıyıcısı, televizyon. ABD’de gıda sanayinin yıllık reklam harcamasının 30 milyar dolarla sektörler arasında birinci sırada yer aldığını belirtip, bunun sonuçlarını ele alan bir yazı British Medical Journal’de yayımlandı. Yazıda Dünya Sağlık Örgütü’nün yaptığı tahminlere göre, dünyada 1 milyar aşırı kilolu ve 300 milyon şişmanlık hastası insan olduğu belirtiliyor. Şişmanlık hastalığının ABD’de genç nüfustaki artışı baş döndürücü. Spurlock, ABD nüfusunun üçte ikisinin aşırı kilolu veya obez olduğunu, bugün doğan çocukların üçte birinin gelecekte şişmanlık hastalığından mustarip olacaklarını hatırlatıyor. Şimdilik daha sınırlı olmakla beraber, aşırı beslenmenin diğer gelişmiş ülkelerde de benzer bir kamu sağlığı sorunu haline geldiği konusunda bütün uzmanlar hemfikir. ABD’de yakın zamana kadar yoksul hastalığı olan şişmanlık, artık orta sınıf arasında yaygınlaşıyor.

Bové, Mc Do’yu söküyor

Bundan birkaç yıl önce, genetik olarak değiştirilmiş tohumlara karşı mücadelenin önderlerinden José Bové, alternatif köylü hareketi militanlarıyla Fransa’da bir Mc Donald’s mağazasını “sökmüştü“. Amacı, “tıkınma“nın, kötü beslenmenin simgesi olan bu ticaret ve kültür simgesine karşı halkı uyarmaktı. Bové, bu girişiminin nedenlerini, “Dünya Satılık Değildir” (Türkçe çevirisi İletişim yayınları) adlı kitapta uzun uzun anlatır. José Bové’nin ardından Spurlock’un başka bir yöntemle dikkatimizi çektiği tehlike, kapitalizmin iki önemli sarmalına parmak basıyor. Bir yanda açlıkla mücadele eden milyonlarca insan, diğer yanda gıda sektörünü ayakta tutmak için özendirilen tıkınma kültürü nedeniyle şişmanlık yani aşırı beslenme hastalığından musdarip milyonlarca insan. İşin garibi, küresel kapitalizm önderliğinde dünyanın gidişatı, dünyanın açlarının önümüzdeki dönemin aşırı şişmanlık hastalığından musdarip kitleleri olacağına işaret ediyor.

İkinci sarmal burada devreye giriyor. Kapitalizmin verimlilik anlayışının aslında nasıl inanılmaz bir global verimsizlikten beslendiğini gözler önüne seriyor. Tıkınmaktan tükenmiş insanların kamçılanması için sağlık sektörü devreye girip, gıda sektörünün yarattığı hastalıkları tedavi edici ürünler öneriyor. Bir değil, çifte kâr maksimizasyonu sarmalı işlemeye başlıyor. Yürümeye mecali kalmamış aynı insanlara otomobil satmak da işin cabası. Hareket edemeyenlerin yapabilecekleri yegane iş, televizyona bakmak. Tıp uzmanları, haftada bir saat daha fazla televizyona bakmanın obeziteyi yüzde 2 artırdığını tahmin ediyorlar. Sadece hareket edilmediği için değil, reklam bombardımanına ister istemez tabi olunduğu için. Böylece döngü tamamlanıyor. Bunun toplamı ise büyüme olarak sistemin başarı hanesine yazılıyor. Günümüz toplumlarında şişmanlık hastalığının büyümesiyle ulusal gelirin büyümesi arasında bir bağ olup olmadığını araştıran bir ekonometrik çalışma yapıldı mı, bilmiyorum. Ama sürekli açlık ve yoksunluk hissi içinde şişmanlayan ve tüketim nesneleri biriktiren bir yaşam tarzının, bir insanlık halinin içler acısı durumu bir evrensel kültür modeli olarak karşımızda duruyor. Bu yaşam tarzından beslenen tahayyül dünyası bize ve geleceğimize yön vermeye, onu yakından belirlemeye kesin kararlı artık. Bu onun için de bir hayat memat meselesi. Bové gibi Mc Do’yu “söktük” diyelim. O hakim tahayyül dünyasında bunu nasıl başaracağız? Yerli kola ve yerli Mc Do tüketerek mi?

Paylaş

Katkı ve yorumlarınızı ekleyin