Tıbbın sefil halleri

0
22

Modern tıp harikalar yaratıyor ama milyonlarca insan sıradan hastalıklardan ölüyor. Her geçen gün asgari sağlık hizmetlerinden dahi yararlanamayanların sayısı artıyor. Sağlıklı [normal] olma ve hasta olmanın tanımı büyük ilaç şirketlerinin ihtiyaçları doğrultusunda değişimlere, kaymalara uğruyor… Daha çok ilaç satmak için yeni yeni hastalıklar keşfediliyor. Eger en az 200 milyon dolarlık bir pazarı yoksa o ilacın üretiminden vazgeçiliyor… Bu durumda yoksul ülkelerdeki birçok hastalık çok uluslu ilaç firmalarının ‘ilgi alanı’ dışına çıkıyor… Bu ve benzer durumlar artık bizzat tıbbın kendisini de tartışmalı duruma getiriyor ve önemli deontoloji sorunları ortaya çıkarıyor. Bu durum da doğrudan tıp alanına giren her şeyin paralılaşması, metalaşması, özelleştirilmesiyle ilgili… Bugünkü eğilimler bu istikâmetti ve bu tempoyla devam ederse bunun sonu nereye varacak?

Bültenimizin bu sayısında 28 Temmuz 2007 tarihinde Özgür Üniversite Forumu’nun Dr. Cengiz Başkaya ile yapılan ‘Tıbbın sefil halleri, bilim ve kapitalizm üzerine’ başlıklı söyleşiyi okuyacaksınız.

Dr. Cengiz Başkaya ile tıbbın sefil halleri, bilim ve kapitalizm üzerine söyleşi

1. Modern tıp harikalar yaratıyor ama milyonlarca insan sıradan hastalıklardan ölüyor. Her geçen gün asgari sağlık hizmetlerinden dahi yararlanamayanların sayısı artıyor. Bu çelişik durum nasıl açıklanabilir?

Modern Tıbbın bir çok hastalığın tanı ve tedavisinde büyük ilerlemeler kaydettiği doğru. Buna karşılık önlenebilir hastalıklarından her yıl yüz milyonlarca insan ölmeye devam ediyor. Bu durum aslında şaşırtıcı değil.

Dünyada hem ülkeler arasında hem de ülkelerin kendi içlerinde gelir dağılımında büyük uçurumlar mevcut. Milyarlarca insan günde 1 doların altında gelirle yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Yine 1 milyar 100 milyon kişi temiz su içemiyor. Açık ve gizli açlık sorunu ve sağlıklı barınma koşullarının bulunmayışı da eklendiğinde, çok sayıda insan hastalıklara açık ve dirençsiz hale geliyor.

Bugün zengin kuzey ülkelerinde ortalama ömür beklentisi 80 yıla dayanmışken Afrika’da kırk yaşına erişmek şans işidir. Ortalama ömür süresinin artışı sağlık alanındaki ilerlemelerin yanında yaşam koşullarının iyileşmesinin sonucudur. En temel insan ihtiyaçlarının sağlanamadığı koşullarda zaten sağlık hizmetlerinden yeterince yararlanma olanağı da bulunmayacaktır. Bu durumda çözüm yoksullar yararına etkili sosyal politikalar uygulanmasıyla mümkün olabilir.

1978 de Alma Ata da toplanan ve Birleşmiş Milletler’in öncülük ettiği temel sağlık hizmeti konulu uluslararası konferans sonunda yayınlanan deklarasyonda slogan “2000 yılında herkese sağlık”tı. Bütün ülkeler politikalarını bu hedefe uygun biçimde planlamayı taahhüt etmişlerdi. Tabii ki, bu gerçekleşmedi. Aksine hedeften gittikçe uzaklaşıldı.

1978 de Sosyalist sistem henüz çökmemişti ve sosyal devlet kavramı hala itibarını koruyordu. İnsanlığın önüne böylesi hedefler koymak ta henüz tuhaf karşılanmamaktaydı. Sosyalist blokla birlikte Batı Avrupa ülkelerinde de Sağlık hizmetleri büyük ölçüde devlet güvencesindeydi. Amaç 2000 yılında bütün insanlar için sağlığı güvence altına almak, aşıyla önlenebilir bütün hastalıkları tümüyle ortadan kaldırmak ve sağlık için gerekli asgari yaşam koşullarını sağlamaktı.

Bugün şemsiye büyük ölçüde tersine dönmüş durumda. Sağlığın bir hak olduğu kabulünden bir ihtiyaç olduğu kabulüne geçildi. Bütün sektörlerde dayatılan özelleştirmeler sağlık alanına da yayıldı. Dünya Bankası ile anlaşma durumunda kalan bütün ülkelerden sağlık sektörünü serbest piyasa koşullarına uydurma taahhüdü alındı. Bir çok ülkede birinci basamak sağlık hizmeti paralı hale getirildi. Örneğin Kırgızistan’da ilk basamak sağlık kurumlarında kişi başına alınmaya başlayan 1 dolar gibi küçük bir meblağ bile başvuruları yarı yarıya azaltmış durumda. Batı Avrupa’da 2. Dünya savaşından sonra verilen sosyal haklar da birer birer geri alınıyor.

Sağlık hizmeti gittikçe daha pahalı hale gelmekte iken, dünyanın yoksullarının bu hizmetten gittikçe daha az yararlanacakları bellidir. İlaç sektörünü neredeyse tümüyle ellerine geçirmiş bulunan az sayıdaki ulusötesi şirket sadece kazanca yönelik faaliyetler içinde olduklarından (başka türlü davranmalarını beklemek de haksızlık olur), başta AİDS olmak üzere yoksulları kırıp geçiren hastalıklara karşı ucuz ilaç üretmek gibi bir kaygı içinde değiller.

Örneğin AİDS tedavisinde kullanılan antiviral ilaçların kişi başına yıllık 1000 dolara mal edilmesi mümkün. Brezilya, Güney Afrika, Tayland gibi ülkeler bu ilaçları üretebiliyorlar. Fakat şirketler patent haklarına dayanarak bu ilaçların eşdeğerlerinin üretimini engelliyorlar. Belirledikleri fiyatlar ise kişi başına maliyeti 15,000 dolara çıkarıyor.

Kendi ihtiyacı için ilaç üreten Brezilya ve Güney Afrika Dünya Ticaret Örgütünün yaptırımlarıyla karşılaştı. Sadece bu örnek bile koruyucu sosyal politikalardan vazgeçilmesinin ne kadar vahim sonuçlara yol açabileceği hakkında yeterince fikir verebilir. Örneğin çok sayıda AİDS hastası bulunan Güney Afrika milli gelirinin büyük bir bölümünü ithal AİDS ilaçlarına ayırsa, yine de ulusötesi tekellerin aşırı kar hırslarını karşılayamaz.

2. Sağlıklı [normal] olma ve hasta olmanın tanımı büyük ilaç şirketlerinin ihtiyaçları doğrultusunda değişimlere, kaymalara uğruyor… Daha çok ilaç satmak için yeni yeni hastalıklar keşfediliyor. Bu işin ciddiyetinin ortadan kalktığı, çığırından çıktığı anlamına gelmiyor mu? Bu koşullarda hekimlik inandırıcılığını ve itibarını yitirmiş olmuyor mu?

Yeni hastalıkların keşfedilmesi yerine “icat edilmesi” tanımını kullanmak daha doğru olur. Bugün artık hayatın bütün doğal evreleri hastalık olarak tanımlanmaya başlandı. Örneğin puberte (ergenlik) dönemi eskiden çocukluktan gençliğe geçiş dönemi olarak algılanır ve doğal bir durum olarak değerlendirilirdi ki, gerçekte de öyledir. Çocuğun bedeninde ortaya çıkan hızlı ve belirgin değişimler, hormonların ortaya çıkardığı etkiler ve cinselliğin belirginleşmesi geçici bir uyum güçlüğü yaratır. Bu döneme ait doğal güçlükler zamanla atlatılır. Gençlere anlayışla yaklaşılması bu uyumu kolaylaştıracaktır.

Fakat günümüzde kabul ettirilmeye çalışılan anlayış pubertenin bir hastalık olduğudur. Tabii ki, her hastalık gibi tedavi edilmelidir. Artık milyonlarca genç bu hastalığa karşı antidepresanlar kullanıyor. Bu ilaçlara yıllarca devam etmelerinin iyi olacağı telkin ediliyor. İlaç üreticileri için milyarlarca dolarlık yeni bir pazar yaratılmış bulunuyor. Ergenlerin geçici bunalımlarına çare olarak pazarlanan bazı ilaçların intihar eğilimine yol açtığı tespit edildiyse de bu konu o kadar önemsenmedi.

Aynı şekilde kadınlarda doğal ve kaçınılmaz bir süreç olan menopozun bir hastalık olduğu inancı yaygınlaştırıldı. Tabii ki işin iyi tarafı bu hastalığın tedavi edilebilir! olmasıydı. Kadınların yumurtalıklarının faaliyetlerini azaltması veya durdurması bir hastalıktı. Tedavisi ise ilaç tekellerinin ürettiği sentetik hormonları yıllarca kullanmakla mümkündü. Bu ilaçlar ebedi gençlik iksiri olarak da lanse edildi. Kadınlarda kalp-damar hastalıkları önlenecek, yaşlanma durdurulacaktı. Zaten yaşlanmanın özellikle kadınlar için kabul edilemez ve neredeyse ayıp sayılacak bir durum olduğu çoktan empoze edilmiş durumdaydı.

İlaç firmalarınca yönlendirilen kadın örgütleri de özellikle ABD de hormon kullanma haklarını “söke söke” aldılar. Başka bir deyimle ilaçların sigorta kuruluşlarınca ödenmesi kabul ettirildi. Doğal süreçlere bu şekilde aktif müdahalelerin tehlikeli olacağını savunan bilim insanlarının sesleri kısıldı. Hatta kadın hakları düşmanı ilan edildiler. Fakat yine amaca ulaşıldı ve dünyada yüzmilyonlarca yeni ilaç müşterisi ortaya çıkarıldı. (Pazar genişletildi.) Zamanla hormon kullanımının sakıncaları bir bir ortaya çıkmaya başladı. Fakat firmalar amaçlarına ulaştılar ve milyarlarca dolar kazanç sağladılar.

İlaç tekelleri yaş ilerledikçe kemik kütlesinde azalma olduğunu keşfettiler! Her zaman bilinen doğal ve kaçınılmaz bir biyolojik süreç hastalık olarak lanse edildi. Kemik metabolizmasına sürekli müdahale ile bu sürecin durdurabileceği, böylece yaşlılığa bağlı kemik kırıklarının önlenebileceği savunuldu. Pahalı ilaçların yaygın kullanımı yanından kemik yoğunluğu ölçme cihazlarının üretimi ve satışı yeni bir sektör ortaya çıkardı. Skorlama kriterleri üzerindeki ufak oynamalarla daha çok kadınlarda olmak üzere erken yaşta ve sürekli ilaç kullanımı garantiye alındı. Çoğu kez kayda değer avantajlar sağlamayan bu uygulamalar yerine, daha az kaynak kullanılarak yaşlılar için daha uygun yaşam koşulları sağlanması, kırık riskini en aza indirecek yaşam alanları oluşturulması mümkündür.

Kandaki lipid düzeyleri kalp hastalıklarının neredeyse tek nedeni gibi gösterilerek pahalı lipid düşürücü ilaçların dünya çapında yaygın kullanımı sağlandı. Bu ilaçların kullanılması için uygun görülen sınır değerleri gittikçe aşağıya çekildi. Anormal düzeyde yüksek lipid düzeyleri gösteren kişilerde gerçekten çok faydalı olan bu ilaçların gereksiz yere milyonlarca kişi tarafından sürekli kullanılması garantiye alındı.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Fakat doğal süreçleri bir kazanç kaynağına çevirme çabalarının bir uç ve ironik örneği de doğal ölüm sürecine bakışın değişmesidir. Günümüzde, yaşlı bir insanın her canlı için kaçınılmaz olan doğal ölümü, metalaştırılmış Tıp hizmeti anlayışıyla doğal olmaktan çıkarılmıştır.

ABD de başlatılan ve hızla yayılan bir uygulama doğal yaşlı ölümlerinin evlerde değil, yoğun bakım ünitelerinde gerçekleşmesidir. Hatta bu uygulamanın yaygınlığı ülkelerin gelişmişlik kriterleri arasında sayılmaya başlanmıştır. (Hani şu, yılda kişi başına şu kadar yüz ton su tüketmezseniz, atmosfere şu kadar ton karbondioksit salmazsanız gelişmiş sayılmazsınız türünden kriterler)

Günlüğü yaklaşık 10 bin dolara sağlanan yoğun bakım hizmeti eşliğinde vuku bulan ve yaşam destek üniteleri ile birkaç gün geciktirilen ölüm süreci ölen yaşlının ekonomik büyümeye son bir katkısı olmaktadır. İvan İllich insanların evlerinde ölme haklarını savunadursun, tabii ki ölüm olgusuna Kızılderili ya da Eskimo felsefesiyle yani ilkel bir anlayışla! yaklaşamayız.

1
2
Paylaş

Katkı ve yorumlarınızı ekleyin