Tıbbın sefil halleri

0
201

3. Bir ilacın rantblitesinin [ kârlılığının] alt-sınırının 200 milyon dolar olduğu söyleniyor… Eger en az 200 milyon dolarlık bir pazarı yoksa o ilacın üretiminden vazgeçiliyor… Bu durumda yoksul ülkelerdeki birçok hastalık çokuluslu ilaç firmalarının ‘ilgi alanı’ dışına çıkıyor… Bu ve benzer durumlar artık bizzat tıbbın kendisini de tartışmalı duruma getiriyor ve önemli deontoloji sorunları ortaya çıkarıyor. Bu durum da doğrudan tıp alanına giren her şeyin paralılaşması, metalaşması, özelleştirilmesiyle ilgili… Bu günkü eğilimler bu istikâmetti ve bu tempoyla devam ederse bunun sonu nereye varacak?

İlaç üretiminin çok büyük bölümünün sayıları gittikçe azalan ve tekelleşen ulusötesi şirketlerin kontrolü altına girmesi ilacı çok pahalı hale getirdi. Çevre ülkelerin kendi ilaçlarını üretmesi güç. Bunu kısmen de olsa başardıklarında da karşılarına Uluslararası ticari anlaşmalar, patent yasaları ve İPRs çıkıyor.

Tekeller patentlerini ellerinde tuttukları ilaçlara çok yüksek fiyatlar belirliyor. Zamanla yoksul ülkelerin sosyal güvenlik sistemleri sadece ilaç maliyetleri yüzünden çökme noktasına gelecek. İlaç tekellerinin tek amacı maksimum kârdır. Bu da kapitalist işletmelerin doğası gereğidir. Onlardan sosyal kaygılar taşımaları tabii ki beklenemez. Hissedarları için yıl sonu grafikleri ve dağıtılacak kâr payı tek kaygıdır.

İnsanlığın öncelikleri ile şirketlerin önceliklerinin örtüşmesi söz konusu olamaz. Zaten ihtiyaçlar için değil, kazanç için, kâr için üretim, sermayeci sistemin doğası gereği olduğuna göre, insanlığın temel gereksinimleri için kazancı değil faydayı esas alan toplumsal yapılanmaların korunması veya yeniden inşası bir zorunluluk durumumda. Saç dökülmelerine karşı geliştirilecek bir ilaç yüksek gelir gruplarına yönelik olduğu için üreten firmaya milyarlarca dolarlık yeni bir pazar demektir. Halbuki Afrika’yı kırıp geçiren bulaşıcı hastalıklara yönelik ilaç geliştirmek rantabl olmaz. Zaten Afrika ülkelerinin tekellerin pahalı ilaçlarını satın alacak paraları da yoktur. Tek başına bu çelişki bile piyasa ekonomisinin herkes için en iyi sistem olduğu savını sorgulamak için yeterli bir neden sayılmalı.

İlaç endüstrisinin işleyiş biçimi ile ilgili önemli bir tartışma konusu da ilaç araştırmaları ve patentlerle ilgili. Artık çok az ülkede kamu desteği ve kontrolünde ilaç geliştirme çalışması yapılıyor. Bu çalışmalar da çok sınırlı. Hangi konuda ilaç geliştirileceğine, deneylerin nasıl yapılacağına ilaç tekelleri karar veriyor.

Bir ilaç ortaya çıkarılıp patenti alındığı zaman, uzun süre çok yüksek fiyata satış garantisi söz konusu. Firmalar yüksek fiyatlara gerekçe olarak araştırma geliştirme maliyetlerinin yüksekliğini bahane ediyorlar. “Bedelini ödeyin ki insanlığın yararına bu ulvi çabalarımızı sürdürebilelim.” Aslında maliyetin büyük bölümü pazarlama ve tanıtım giderlerinden ibaret.

Örneğin statin türü, lipid düzenleyici bir ilacın reklam ve promosyon giderleri, Coca Cola’nın reklam giderleriyle yarışıyor. İlaç tekellerinin tanıtım giderleri hakkında bir fikir vermek için ABD de her doktor için yılda 15 bin dolar promosyon harcaması yaptıklarını söylemek kafi gelebilir.

Bu şirketlerin CEO ları ilaçla ilgili uzmanlardan değil, pazarlama dehaları arasından seçiliyor. İlaçların etkinliklerini ve yan etkilerini araştıran tarafsız çalışmalar yeterince yapılamıyor. Bu konuda gerekli kaynaklar kamu kurumlarınca karşılanamadığından çoğu çalışma yine firmaların sponsorluğunda yapılmakta. Bu durumda araştırma sonuçlarının şirket çıkarlarıyla çelişmemesi büyük ölçüde garanti edilebilir.

Özellikle ilaç araştırmaları ile ilgili verilerde eski durum tersine dönmekte. Önceleri firmalar üniversitelerin verilerinden yararlanırken artık ilaç tekelleri kendi veri tabanlarını sınırlı biçimde ve belirli koşullara uymak kaydıyla lütfedip üniversitelere açıyorlar. Zaten hızla artan gen patent uygulamaları firmalarca sahiplenilen genlerle ilgili araştırmaları firmanın izniyle yapma koşulu getiriyor. Artık bilim dünyası tümüyle ulusötesi firmaların denetimine girmek üzere. Bu durumda bağımsız bilim adamı kavramı yakın zamanda tarihe karışacaktır. Olsun, bu da bir gelişmedir… Gelişmenin karşısında durmak geri kafalılık ve vizyon eksikliği sayılır ki bu tavırdan uzak durmak gerekir…

4. Çokuluslu ilaç firmaları daha ucuz diye ‘denekleri’ artık yoksul ülkelerden seçiyor ve araştırma laboratuvarlarını Üçüncü Dünya’ya taşıyor. Fabrikalarını, işletmelirini “ucuz işçi cennetlerine”taşıdıkları gibi… Elbette herşeyin metalaşıp/soysuzlaştığı bir çağda tıp alanının bunun dışında kalması kolay değil ama, insan sağlığının alış/veriş ve kâr konusu olmasının ilave mahsurları yok mu?

Öncelikle ilaç deneklerinin sadece yoksul ülkelerden seçilmediklerini belirtmek gerekir. Örneğin ABD de yetimhanelerde, çocuk yuvalarında barındırılan çocuklar, ailelerce evlat edinilmiş çocuklar ve öksüzler ilaç araştırmalarında denek olarak kullanılıyor. Bunların yoksulluk dışında ortak özellikleri % 99 unun zenci veya Hispanik (Latin Amerika) kökenli olmaları.

Doğuştan AİDS virüsü almış veya sonradan virüs kapmış çocuklara 6 haftalıktan itibaren çok sayıda ilacın deney amaçlı verildiği ortaya çıktı. Bir çocuğa aynı zamanda 7 ayrı ilacın verildiği belirlendi. Ağır, hatta bazen ölümcül yan etkiler görüldüğünde bunların ilaçlara değil hastalığa bağlı olduğu yetkililerce belirtilmiş. Bu çocuklara “kobay çocuklar” anlamında “guinea pig kids” deniyor. Halen insanlığa hizmet etmeye devam etmekteler…

Benzer skandallar İngiltere’de ve Kanada’da da ortaya çıktı. Denetim mekanizmalarının nispeten iyi çalıştığı zengin ülkelerde bunlar oluyorsa, Afrika’da, Güney Amerika’da ve dünyanın diğer yoksul yörelerinde neler olup bittiğini tahmin etmek güç değil.

5. Tıp alanındaki metalaşma, ve çürüme karşısında başta hekimler olmak üzere tıp insanları nasıl bir duruş ortaya koyuyor? Bu koşullarda edilen yeminin hâlâ bir değeri kalıyor mu? Sanki hekimler çokuluslu dev ilaç tekellerinin satış elemanları konumuna getiriliyor. Bu süreci tersine çevirmek ve şeyleri yerli yerine oturtmak için neler yapılabilir veya yapılmalıdır?

Öncelikle tek tek insanları sorgulamak yerine sistemin işleyiş bütünlüğüne bakmak gerekir. Öncelikle Sağlık hizmetinin vazgeçilmez bir kamu hizmeti olduğunun kabulü gerekir. Koruyucu sağlık hizmetleri de bu sistemin temeli olmak durumundadır. Hastalıkları ortaya çıktıktan sonra pahalı tedavi yöntemlerini esas alan anlayıştan çok, daha ekonomik olan koruyucu önlemlere ağırlık verilmesi, bütün insanlara sağlıklı içme suyu, yeterli ve sağlıklı beslenme, sağlıklı barınma koşulları sağlanması hedef olmalıdır. Aşıyla önlenebilir hastalıklarla mücadelede en küçük zaafa meydan verilmemelidir. Türkiye’de aşılama çalışmalarında oldukça iyi bir noktaya gelinmiş durumda. Bu başarıyı sağlayan uygulamalardan kesinlikle geri adım atılmaması gerekir.

Tedavi edici Tıp uygulamalarının maliyetlerini azaltıp, etkinliğini arttıracak yöntemler uygulanmalıdır. İlaç sektörü birkaç dev şirketin eline ve insafına bırakılamaz. Ülke imkanları ile ilaç aşı, tıbbi cihaz ve malzeme üretmek için bütün kaynaklar harekete geçirilmelidir. Bilimsel çalışmaları şirketlerin sponsorluğuna mahkum etmek yerine, bağımsız araştırmalar için kamudan daha fazla kaynak aktarılması sağlanmalıdır. Üniversiteler şirketlerin değil halkın ihtiyaçlarına yönelik çalışmalara ağırlık vermeli bilimsel tarafsızlık ve objektiflik ilkelerine uyulmalıdır.

İlaç şirketlerinin tanıtım elemanları aracılığıyla sürekli etkilemeye çalıştıkları hekimlere tarafsız, güvenilir bilimsel çalışmaların sonuçları ulaştırılmalıdır. Mezuniyet sonrası eğitim sponsorlukları firmalarca yapılan toplantılar ve kongreler yoluyla değil, kamusal kurum ve olanaklarla gerçekleştirilmelidir.

Alanda çalıştığı yıllar boyunca bilimsel gelişme ve yenilik adına ilaç firmalarının tanıtım elemanlarının getirdiği broşürlerden başka kaynak görmeyen hekimlerin bu uygulamalardan ve yönlendirme çabalarından etkilenmemesi çok güç. Üniversitelerin toplumsal sorumluluk gereği gerçeğin peşinde olma ve gerçeği aktarma zorunluluğu var.

6. Bunlara ilave olarak söylemek istediğin birşey var mı?

İlaç tekellerinin hastalık kavramını nasıl çarpıttıklarını ve ne tür yöntemler uyguladıklarını anlatan bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Ray Moynihan ve Alan Cassels’in yazdıkları “Satılık Hastalıklar” Hayykitap tarafından yayınlandı. Konuyla ilgilenenlerin mutlaka okuması gerekir. Çoğu kez “insaf, bu kadar da olmaz” dedirten bir kitap.

http://www.ozguruniversite.org/sefil.php
28 Temmuz 2007

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.